23 Ocak 2012 Pazartesi

Şizofreni

Kalabalığın ortasında tek başına

Zihni insana oyunlar oynayabiliyor bazen… Şizofreni diyorlar buna… Üstelik hastalar sadece hastalıklarıyla değil, toplumsal önyargılarla da savaşmak zorunda kalıyorlar… İşte tanıkları, tanıklıkları ve bilinmeyenleriyle şizofreni dosyası


“Mezardaki bir ölü gibi, bitkisel hayattaki biri gibi korkunç yalnız hissedebiliyorsunuz kendinizi. Çok özlem çekiyorsunuz, denize, güneşe, iyi bir hayata…” diyor birisi. “Sadece evsizlerin, kedi köpeklerin ortaya çıktığı saatlerde, karanlıkta sürekli yürüyordum. Geceye ait şeylerle arkadaş gibiydim: Yıldızlarla, ay’la… Onların iyi olduğunu, beni koruduğunu düşünüyordum. Çünkü güvenebileceğim hiç kimse yoktu” diyor ötekisi. Bir diğeri ise “Bu dünyada cenneti de cehennemi de yaşadım. Her şey gerçek dışı, fakat şizofreni gerçek” sözleriyle anlatıyor zaman zaman onları içine çeken sonsuz karanlığı, kalabalıklar içindeki yalnızlığı, o uzak bilinmeyen ülkeye yapılan ve hep yorgun dönülen uzun yolculukları… Onlar şizofreni hastaları… Toplum tarafından çoğunlukla “deli” diye damgalanan, uzak durulan, korkulan… Ama eğer içlerinden biriyle, sadece biriyle konuşabilseydiniz, siz de fark ederdiniz onların da tıpkı bizim gibi korkuları, sevinçleri, üzüntüleri olduğunu… Tıpkı bizim gibi umutlar beslediklerini görürdünüz gelecek güzel günlere dair… Ve insanca yaşamak gibi, sevmek-sevilmek gibi, bir iş bulup çalışmak gibi, evlenip çoluk çocuğa karışmak gibi yani çoğumuzun hayalleri gibi hayaller kurduklarını anlardınız… Basit, insanca, anlaşılır hayaller…
 “Biz Siz Onlar” adlı bir belgesel izledik önce. Bu belgesel sayesinde tanıştık Yasemin’le, Erkan’la, Orhan Bey’le ve diğerleriyle… Ve onları siz de tanıyın istedik. Deli deyip geçtiğimiz, saldırgan deyip korktuğumuz, iş vermediğimiz, dışladığımız bu insanların bu toplumda var olma ve insanca yaşama mücadelelerine siz de tanık olun biraz…

Bizim görmediğimiz şeyleri görüyor, duymadığımız sesleri duyuyorlar
Şizofreni (Schizophrenia)’nin kelime anlamı akıl bölünmesi. Hastalığın sebebi tam olarak bilinmese de, uzmanlar beynin işleyişindeki bir takım bozukluklardan kaynaklandığını belirtiyorlar. Hastalıkta genetik faktörler oldukça önemli. Özellikle biyolojik bir yatkınlık varsa, koşullar bu yatkınlığın su üzerine çıkmasına neden olabiliyor. Burada koşullardan kasıt, ailenin tutumu, kişinin yaşadığı güçlükler, hayatta karşılaştığı sarsıntılar, travmalar…   
Şu anda Türkiye’de üç yüz elli bin civarında şizofreni hastası olduğunu öğreniyoruz, konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz, Prof. Dr. Alp Üçok’tan. Hastalıkla ilgili bakın neler anlatıyor bize Üçok: “Bütün kronik hastalıklar gibi, yani yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kalp yetmezliği, astım gibi, tedaviyle kontrol altına alınabilen bir hastalıktır şizofreni. Yine bütün kronik hastalıklarda olduğu gibi hastalığın alevlenme ve yatışma dönemleri oluyor. Şizofreninin alevlenme dönemlerinde özellikle düşünce ve algı bozuklukları görülüyor. Hastalar olup biteni doğru algılamakta zorlanıyor, halisünasyonlar olabiliyor.” Yani bizim görmediğimiz şeyleri görüyor, bizim duymadığımız sesleri duyuyorlar. Aslında hiç var olmayan görüntüleri ve sesleri… Bu alevlenme dönemlerinde bazı hastaların hastanede yatmaları gerektiğini öğreniyoruz Prof. Dr. Alp Üçok’tan. Tedavi edilirse bir gün de sürebiliyormuş bu dönem, bir hafta da… Ama alevlenme döneminin ardından gelen yatışma döneminde hastalar yaptıklarının yani bize garip gelen davranışlarının bir hastalık belirtisi olduğunu kabul ediyorlar yani Üçok’un deyimiyle, “Bu konuda bir iç görü kazanıyorlar”.

Genetik yatkınlık
Şizofrenide ailevi yükün etkisi olduğunun altını çiziyor uzmanlar. Yani annede, babada şizofreni varsa çocuğun hastalığa yakalanma riski, toplum ortalamasına göre 10-12 kat artıyor. Kardeşlerden birinde varsa, diğer kardeşte görülme olasılığı olmayanlara göre sekiz kat daha fazla. “Bunlar ciddi rakamlar” diyor Prof. Dr. Üçok ve ekliyor: “Bir de anne karnında yaşanan bazı talihsizliklerin etkisi oluyor. Örneğin ağır bir beslenme bozukluğu, annenin bazı enfeksiyon hastalıklarına yakalanması gibi. Tüm bunlar ileride mesela otuz sene sonra o çocuğu şizofreni hastalığına daha yatkın hale getirebiliyor.” Bir de bu biyolojik yatkınlığın üzerine sevdiklerini kaybetmek, işten atılmak, göç etmek, madde kullanmak gibi ek bir takım faktörler de eklenirse bunlar hastalığı tetikleyebiliyor.

Şizofreniyle yaşamak
Peki şizofreninin tam olarak tedavisi mümkün mü? Tedavi olan hastaların ne kadarı iyileşebiliyor, normal hayatını devam ettirebiliyor. Yine söz Üçok’un: “Kabaca hastaların üçte birinin tam iyilik haline yakın bir hayat sürdüğünü, üçte birinin orta derecede kayıp yaşadığını söyleyebiliriz. Kayıp derken, mesela polis ya da öğretmense eğer hasta, işini yapamıyor ama başka bir işte çalışabiliyor. Hastaların yüzde kırk kadarı ise kendi işini kendi yapamayacak kadar kayıp yaşıyor. Ama çok iyi öğretmenlik yapan, doktorluk yapan, avukatlık yapan hastalarımız da var. İşin tuhafı iyi durumda olup çalışan insanlar ne yazık ki hastalıklarını saklamak zorunda kalıyorlar. Çünkü rahatsız oldukları bilinirse işini kaybetme, çevreden dışlanma gibi riskler olabiliyor.” Yani şizofreni tedavi edilebilen bir hastalık fakat tamamen iyileşme söz konusu değil. Onunla yaşamayı öğreniyorsunuz, tıpkı şeker hastalığıyla, yüksek tansiyonla yaşamayı öğrendiğiniz gibi. Ancak düzenli ilaç tedavisi ve terapiyle hastalığın belirtileri minimuma indirilebiliyor.

Duvarların önünde
Ne yazık ki, şizofreni hastaları düzelseler de toplumdaki ön yargılar yüzünden kimse onlara iş vermeye, onlarla dostluk kurmaya yanaşmıyor. Çünkü yüzyıllardır süregelen bir takım varsayımlar, önyargılar, efsaneler geçerli hala… “Şizofreni hastaları iyileşmez, çalışamaz, tehlikelidir” gibi… Belgesel sayesinde tanıdığımız Erkan da bu önyargıların kurbanı olanlardan. Çalışma isteğinin önündeki en büyük engel hastalığı Erkan için… O güne kadar edindiğiniz tüm bilgi ve beceriye, eğitiminize, birikiminize, deneyiminize rağmen bu hastalığın adı size bütün kapıları kapatıyor tek tek. İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun kapısını aşındırıyor Erkan yıllardır, tam 4 senedir iş arıyor. Ama hastalığını öğrenen kimse ona iş vermeye yanaşmıyor ne yazık ki. “Almışım elime bir balyoz vurdukça vuruyorum, vurdukça vuruyorum ama o duvarları yıkmak o kadar kolay değil” diyerek açıklıyor duygularını… O duvarları biz ördüysek eğer, yine bizim yıkmamız gerekmiyor mu?

Saldırgan değiller, korkuyorlar
Şu saldırganlık meselesine gelince… “Saldırgan değiller” diyor Prof, Dr. Haldun Soygür, “Sadece korkuyorlar, ürküyorlar”. Ve bir hastasının sözlerini aktarıyor toplumdaki olumsuz düşünce ve davranışların, şizofreni hastalarını nasıl bir yalnızlığa ittiğini anlatmak için: “Yalnız başına bırakılmış kırılgan bir benlik, kırılgan olarak kalır… Sadece ilaç tedavisi ve yüzeysel destek, bir başka insan tarafından anlaşılma duygusunun yerini asla tutamaz”…
Ve son söz yine Prof. Dr. Haldun Soygür’den: “Evet, şizofreninin görülme olasılığı yüzde bir ama kimin ne zaman, nerede böyle bir hastalığa yakalanacağı, piyangonun kime çıkacağı hiç belli olmaz.”
Şimdi gelin, şizofreni denilen o uzak ülkede yaşayanları biraz daha yakından tanıyalım… Tanıyalım ki; “İnsanlar bizden korkuyorlar ama bilmiyorlar ki, asıl biz onlardan korkuyoruz” diyen sesleri boşlukta yankılanıp kaybolmasın…



Yasemin Şenyurt

"Ben gittim, orada yaşadım ama şimdi buradayım"


Yasemin Şenyurt  27 yaşında. Ankara Üniversitesi Felsefe bölümünden mezun olmuş, ardından da ODTÜ’de felsefe mastırı yapmış. Üniversite son sınıfta okurken tanışmış şizofreniyle Yasemin. 14 yaşına kadar İstanbul’da, lise döneminde Alanya’da yaşayan Yasemin, üniversiteyi kazanınca Ankara’ya yerleşmiş. Okulun ilk yıllarında biraz içine kapanmaya başlamış ama ilk ataklar dördüncü sınıfta ortaya çıkmış. Bakın o günlerde neler yaşamış Yasemin…

Maskeli yüzler
İnsanların yüzlerinde maskeler görmeye başlamış önce, hatta annesinin yüzünde bile… Öyle ki annesinin yüzünü çekiştiriyormuş ikide bir. Annesi, kızının onu okşadığını, sevdiğini zannediyormuş ama Yasemin’in istediği annesinin yüzündeki maskeyi çıkarabilmekmiş sadece.  Hemen ailesiyle birlikte doktorda almışlar soluğu. İlaç tedavisi, psikoterapiler derken tedavi başlamış… O dönem okul kaydını da dondurmuş, bir dönem dinlendikten sonra tekrar devam etmiş okuluna. “Büyük bir yalnızlık yaşıyordum. Çünkü olup biteni toparlayıp anlatamıyordum kimseye. Beynimin içinden o kadar çok düşünce geçiyordu ki! An be an değişen düşünceler… Ben gittim, orada yaşadım ve şimdi buradayım” diye anlatıyor Yasemin o günleri…
Peki arkadaşlarından nasıl tepkiler almış acaba o günlerde: “Arkadaşlarım sorular soruyordu, “Neredeydin, ne yaptın?” diye. Bazılarına açıklıyordum, bazılarına bir şey söylemiyordum. Ama şu anda herkese açıklayabilirim mesela. Çünkü şunu öğrendim: Evet şizofreni hastasıyım ama bu benim yaşamama, üretmeme, mutlu olmama engel değil. İlaçları düzenli kullandıkça, tedaviye devam ettikçe, derneklerin de desteğiyle her şey yolunda gidiyor.”

Yazarak özgürleşiyor
Dernekler deyince Yasemin Ankara’daki Şizofreni Dernekleri Federasyonu’na gidip geliyor sürekli. Zaten annesi Nilüfer Hanım da, Yasemin’in hastalığından bu yana dernekte çalışıyor. Yasemin dernekteki pek çok faaliyete katılıyor. Resim yapıyor örneğin, tiyatro oyunları yazıyor ve oynuyor… “Burada bulunmak bana büyük bir mutluluk veriyor” diyor gülümseyerek ve ekliyor, “Arkadaşlarımla bu hastalığı paylaşıyoruz, birlikte çalışıyoruz, bir şeyler üretiyoruz. Bunlar bana çok iyi geliyor.”
Yasemin’in asıl tutkusu yazmak aslında. Hastalığından önce de yazıyormuş şimdi de yazıyor. Hatta belgeselde güzel bir espri yapıyor bununla ilgili: “Sait Faik yazmazsam çıldıracaktım demişti ya hani, işte ben çıldırdım hala yazıyorum”… Böylesine kendisiyle, hastalığıyla ve yaşamla barışık işte!
Yasemin şu günlerde kitap çıkarma telaşında. Daha önce yazdıklarıyla, son dönemde yazdıklarını kendi deyimiyle “şiirsel düz yazılar”ını bir kitapta toplamış ve siz bu satırları okuduğunuz sırada muhtemelen kitapçı raflarında olacak, “Mavi Çimenlerde Nefes Al” adlı kitabı.  

Bitmeyen aşk
Onu ayakta tutan, güçlü kılan, yaşama bağlanmasını ve gülümsemesini sağlayan şeylerin başında yazı geliyor… Bir de ailesi, arkadaşları ve aşkı… Büyük aşkı, Şervan… Ne bu beklenmedik anda çıkıp gelen hastalık ayırabilmiş onları ne de ayrı şehirlerde yaşamak. Yasemin ve Şervan tam 9 yıldır hiç kopmamışlar birbirlerinden. Her şeye rağmen bu zorlu yolda birbirlerine tutunarak ilerliyorlar. “Hayata katılmamda Şervan’ın, çok büyük emeği var” diyor gözleri parlayarak. Bir de hayallerinden bahsederken parlıyor güzel gözleri: “Ben çocukken hiç ağaca tırmanmadım mesela, ağaca tırmanmak istiyorum. Dalmak istiyorum, denizin altını görmek istiyorum. Bir de yazı yazmayı çok seviyorum. Yazı beni özgürleştiriyor.”

Yasemin’in kaleminden
Acımı çıkar
“Daha önce yaşandı, aşındı, aşıldı. O sebepsiz yere başka mevsime taşındı. Sandaletlerime biraz su koydum biraz... Biraz ne? Bu yaz genzimde. Heyecanını yitireceğine poliçeni yitir. Delir, delir aya bula kendini, ateşte pişir... Yeme kendini. Yeme ellerini. Seviş delirmeden son defa. Seviş, değiş... Bu şehre deniz taşırken yorulursan sana damacana getireceğim. Benimle oynama. Dama oynama. Zarı yutmuş gibi yap. Aç gözlerini yum avucunu, diren... Sen tüm aşılarını kendi kendine yapan terzi gibi, söküğümü dik, söküğünü dik gecenin. Dik başına iç ruhumu. Sarhoş etmezse seni, bana da içir. Acımı çıkar, yüreğimi sıvazla..”.


Nilüfer Girgin (Yasemin’in annesi)

“En büyük sorunumuz ‘damga’yla mücadele”

Kızına şizofreni teşhisi konulduğundan beri, onunla birlikte mücadele ediyor bu hastalıkla Nilüfer Girgin. Hep kızının yanında… Koşulsuz sevgisiyle, desteğiyle, varlığıyla… Bütün anneler gibi. Yasemin’in hastalığıyla birlikte kızının yanına Ankara’ya yerleşmiş Nilüfer Hanım her şeyi bırakıp. O gün bugündür de Ankara’daki Şizofreni Dernekleri Federasyonu’nda idari sekreter olarak çalışıyor.

Artık tedaviler çok başarılı
“Aslında çok da yabancı değildim bu hastalığa. Ağabeyim de şizofreni hastasıydı. Dolayısıyla bu hastalıkla yeni tanışan diğer hasta yakınlarına göre biraz daha soğukkanlı yaklaştım, biraz daha çözüm arayıcı oldum. Ama tabii ki yine de üzücüydü. Şunu düşündüm, teknolojiyle beraber tıpta da bir sürü gelişmeler var. Ağabeyimin tedavi olduğu dönemle şimdiki dönem arasında fark olacağını biliyordum. Hakikaten de öyle oldu. Çok iyi ilaçlar var şimdiki tedavilerde. Yasemin de, böyle doğru bir doktorla, doğru bir ilaçla tedaviye başladı. Ben çok şey yaptım diyemem aslında. Sadece Yasemin’e destek oldum, onu anlamaya onun yanında olmaya çalıştım. Ve bu yolda beraberce mücadele etmeye başladık.”

Cesaret ama nasıl?
Hastalıkla mücadele ederken en büyük sorunlarının “damgalanma” olduğunu söylüyor Girgin. “Zaman zaman kendi yakın çevrenizden bile olumsuz tepkiler görüyorsunuz. Anlatmaya çalıştık hala da çalışıyoruz. ‘Deli’ kelimesi ağzımıza sakız yaptığımız bir kelime. Bence sözlükten bile çıkarılmalı, çok yerli yersiz kullanılıyor çünkü. Biz damgayla mücadele ediyoruz evet, ama bir anda bütün olumsuzlukları silmememiz mümkün değil elbette. Öncelikle insanların bu hastalığı tanımasını sağlamalıyız, topluma anlatmalıyız şizofreniyi.”
İşte tam da bu damgalanma korkusu yüzünden pek çok hasta ve hasta yakını, hastalığı gizleme yoluna giderken, gerek Yasemin gerekse annesi Nilüfer Hanım, korkmadan, cesurca ortaya çıkabildiler. Biz öncelikle bu cesaretlerinden dolayı kutluyoruz tabii onları ve soruyoruz Nilüfer Hanım’a “Hiç korkmadınız mı olumsuz şeyler yaşamaktan” diye. “Birçok hasta yakını en yakın arkadaş çevrelerinin, bu hastalıktan dolayı onları dışladığını söylüyor. Bu da şizofreninin yeterince bilinmemesinden, insanların kafasındaki kötü imajdan kaynaklanıyor. Cesaret gerekmiyor mu, gerekiyor tabii. Ama nasıl bir cesaret? Ben çok cesurum şunu yaptım bunu yaptım demiyorum ama evladını seven biri zaten o cesareti onu dünyaya getirirken göstermiştir. Hele böyle bir hastalıktan sonra daha büyük bir cesaret göstermesi gerekiyor ailelerin. Yılmamaları gerekiyor.”

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Ocak 2008

RÖPORTAJ NOTU: Bu röportajı Ocak 2008'de yapmıştım... Doğan Dergi grubundaydım, hayatımda her şey kötü gidiyordu ve o ay 'en iyi röportaj' seçilmişti, 'Kalabalığın Ortasında Tek Başına'... İyi gelmişti, o kadar karanlıktan sonra...Derken bir telefon geldi Yasemin'den, "Kitabım çıktı" diyordu... Daha da iyi gelmişti, "Delirdim hala yazıyorum" diyen sesi hala kulaklarımda... 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder