16 Ocak 2012 Pazartesi

Küçükkuyu'dan Adatepe'ye

Islık çalan zeytin ağaçları...

Kuzey Ege'ye doğru yolculuk vakti şimdi... Küçükkuyu'dan Adatepe'ye... Zeytin ağaçlarının arasından bir görünüp bir kaybolan denizi, "Önde zeytin ağaçları arkasında yar" diyen şairi ve İda dağında oturan eski tanrıları selamlayarak yollara düşme vakti...

Mitolojide güzellik tanrıçası olarak bilinen Afrodit’in Hermes’le aşk yaşadığı, yine mitolojik kahraman Paris’in güzeller güzeli Helena’ya aşkını sunduğu İda (Kaz) Dağı’nın eteklerindeki küçük, şirin bir kıyı kasabasındayız, Küçükkuyu’da…“Balık denizde doğar, Küçükkuyu’da ölmek ister” miş… Böyle diyorlar buralarda.
Küçükkuyu Çanakkale’ye bağlı; denizi, balığı, temiz havası, şifalı suları, taş binaları ve bir de zeytinyağıyla ünlü şirin mi şirin bir yer… Zeytinyağı demişken; dünyanın en nefis, düşük asitli ve kendine has güzel kokulu zeytinyağının bu bölgede yetişen zeytin ağaçlarından çıktığını da hatırlatalım hemen. 
Deniz kenarındaki küçük, sevimli pansiyona çantaları bırakıp etrafı dolaşmaya çıkalım diyoruz. Pansiyonun sahibi İstanbul'dan kaçıp buralara gelmiş ama bir sorunu var; çok canı sıkılıyor... "Kim bilir ne güzeldir buralarda yaşamak" diyoruz, "Ama çok sıkıcı" diyor... "Kışın da bir başkadır, değil mi" diyoruz, cevap gülüşümüzü donduruyor: "Herkes gidiyor, çok sıkıcı, in cin top oynuyor" Canı sıkılan adamı kaderiyle baş başa bırakarak sokaklara vuruyoruz kendimizi...

Adatepe Zeytinyağı Müzesi
İlk durağımız “Adatepe Zeytinyağı Müzesi”. Türkiye’deki zengin zeytincilik kültürünü yaşatıp gelecek nesillere aktarmak amacıyla kurulan özel bir müze burası. Doğa tutkunu üç arkadaş önce Adatepe köyüne yerleşmeye sonra da eski bir fabrikayı restore ederek müze haline getirmeye karar vermişler. Müzede, eski zeytinyağı presleri, zeytin toplama gereçleri, çeşitli taşıma ve saklama kaplarının yanı sıra, zeytin tanesinin ağaçtan soframıza geliş serüveni tarihsel süreç içerisinde sergileniyor. Ayrıca geleneksel usulde zeytinyağlı sabun yapım tekniği de anlatılıyor. Kısacası yaşayan bir müze burası… Müzenin bahçesinde küçük bir dükkan çekiyor hemen dikkatimizi. Bu sevimli dükkanda yörede üretilen zeytinyağları özel şişe, kutu ve ambalajlarda satılıyor. Ayrıca dükkandan el yapımı zeytinyağlı sabunlardan ve size Adatepe’yi anımsatacak çeşitli hediyelik eşyalardan da satın alabiliyorsunuz. Müzenin girişinde ve dükkanda satılan hediyelik eşyaların çoğununun üzerinde güzel bir eski zaman kadınının resmi var. Adatepe’nin sembolü olmuş neredeyse bu güzel kadın. Adı Refika....  

Refika’nın hikayesi
Adatepe Köyü’nde 19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başında Refika takma adıyla bir Rum güzeli yaşarmış. Köyün Rum ve Türk cemaati arasında çok sevilen Refika, hem güzel hem de çok neşeli bir kızmış. Düğünlerde şarkılar söyler, çok da güzel dans edermiş. Refika’nın güzelliği ve iyilikseverliği Adatepe Köyü’nün yanı sıra çevre köylerde de dillere destanmış. Özellikle zeytin zamanı Refika’nın çalıştığı tarlalarda köylüler hem zeytin toplar hem de Refika’nın şarkılarını dinlermiş. 1.Dünya Savaşı’na kadar iki cemaat Adatepe Köyü’nde barış içinde birlikte yaşamış ama savaş tüm Anadolu’da olduğu gibi Adatepe Köyü’ne de felaketler getirmiş. Savaşla birlikte köyün Rum ve Türk cemaatleri arasında önceleri soğukluk daha sonra da karılıklı çatışmalar baş göstermiş. Tüm bu kargaşaya rağmen Refika yine de Türkler arasında sevilmeye devam etmiş ancak, ne var ki savaş sonunda Türk ve Yunan hükümetleri arasındaki anlaşma sonucunda Refika da diğer Rumlarla birlikte köyü terk edip, Yunanistan’a yerleşmek zorunda kalmış. Refika’nın köyden ayrılışı Türkler arasında büyük bir üzüntüye yol açmış. O gittikten sonra bile onun adına türküler yakılmış ve her fırsatta, özellikle düğünlerde onun türküsü okunup, onun adına danslar edilmiş. Bu gelenek Adatepe Köyü’nde hala devam etmekte.

Adatepe Köyü
Artık kıyıdan ayrılıp yavaş yavaş yukarıya, Adatepe Köyü’ne doğru yola çıkalım diyoruz. Şakacı Nisan da peşimizde... Çekingen bir yağmur, ardından güneş, sonra yine yağmur...Öylece hep birlikte dolanıp duruyoruz sokaklarda işte!  Adatepe, Küçükkuyu’dan arabayla beş dakikalık mesafede. Çınar ağacının altındaki köy kahvesinde biraz soluklanıyoruz önce... Sokakta pek insan yok... Hayalet şehir sanki. Kediler, köpekler, tavuklar... Böylesi daha güzel mi ne!  Yukarıya doğru yürürken sol tarafımızda kalıyor Hurmalı Kahve... Tahta tabelada silinmeye yüz tutmuş 'sıcak şarap bulunur' yazısı... Kapının önünde unutulmuş ya da terk edilmiş bir tahta sandalye... Ve tuhaf bir sessizlik... İnsanda ıslık çalma isteği uyandıran bir sessizlik...
Köy, SİT alanı ilan edildiği için, evler de koruma altında. Bu yüzden de evler eski haline sadık kalınarak restore edilebiliyor. Köyde yöre halkından çok, özellikle İstanbul ve diğer büyük şehirlerden yerleşen insanlar yaşıyor.
Aylaklık yapa yapa akşamı ettik işte! Artık güneş batmak üzere… Edremit Körfezi’ni seyrederken tepeden, anlıyoruz neden eski tanrıların buraları mekan seçtiğini… Bu gece biz de buradayız, orası anlaşıldı çoktan. Ama önce şu güneşi bir batıralım... Sıcak şarap da vardı değil mi nasıl olsa! Muhabbet edecek güzel insanlar... Bir de uzaktan gelen tanıdık bir ıslık sesi...
Sahildeki pansiyonda kaldı eşyalar... Varsın kalsın, arada bir iyidir böyle küçük haytalıklar... Eşyaların başka yerde, sen başka yerde kalırsın... Eşyalara bağlanmamayı öğrenirsin belki biraz... Hayatı basitleştirmeyi... Ama kafandan o soruyu atamazsın bir türlü; pansiyondaki adamın canı sıkılıyor mudur hala? 
Buralara bir daha gelmek lazım... Sonra bir daha... Küçükkuyu'dan Adatepe'ye doğru tekrar yürümek yürümek... Islık çalarak, ıslık çalan zeytin ağaçlarını dinleyerek...

BİRGÜL KOPUZ - Mayıs 2007

13 Ocak 2012 Cuma

Deniz Çakır

“Hayatın içinde Deniz, anladı ki sözler çok gereksiz!”


Sevilen dizi “Yaprak Dökümü”nde Ferhunde olarak izliyoruz onu… Şeytani bir zekaya sahip, güzel bir kadın. O şeytani zekasını kimi zaman başkalarının kuyusunu kazmak için kullansa da, bazen kendisine de zarar verebiliyor. Ama her şeye rağmen sevilen, beğenilen “kötü”lerden o... Belki “Hiçbir kötülük sebepsiz değildir” sözünü hatırlattığından, belki de yeri geldiğinde pişmanlık da yaşayabilen, erdemli de davranabilen bir “kötü” olduğundan… Ferhunde’ye hayat veren Deniz Çakır’la Ferhunde’yi, şu “iyilik-kötülük” kavramlarını, oyunculuk serüvenini, yaşamı ve aşkı konuştuk…

Zeynep’lerin uğuru
31 Aralık 1981’de Ankara’da doğmuş Deniz Çakır. Çocukluk yılları ve öğrencilik hayatı Ankara’da geçmiş. Ayrancı Süper Lisesi’nde okurken bir gün bir tiyatro oyununa gitmiş ve hayatının akışı bambaşka bir yönde değişmiş o günden sonra. Gelin şimdi o günlere götürsün bizi Deniz Çakır: “Tiyatroyu çok severdim, tek başıma oyunlara giderdim. Bir gün yine bir oyunda Zeynep Eronat’ı izledim sahnede. Öyle etkilendim ki, oyundan sonra yerimden kalkamadım. Kendimi sahnede onun yerine koyarak izlemiştim oyunu ve inanılmaz heyecanlanmıştım. İşte o an ‘ben sahnenin öbür tarafındaki insan olmalıyım’ dedim kendi kendime.”
Önceleri imkansız gibi gelmiş ona tiyatrocu olmak. Çünkü onun gözünde tiyatro sanatçıları o kadar yüksek bir mertebedeymiş ki! Ama kafasına koymuş bir kere ve başlamış sınavlara hazırlanmaya. Kurslar, dersler derken o dönem bir başka Zeynep girmiş hayatına. “Çok enteresandır, benim tiyatro konusunda bir Zeynep serüvenim var… Bana tiyatrocu olacağım dedirten Zeynep Eronat’tır, beni konservatuvar sınavlarına hazırlayan hocam Zeynep Aytek’tir. Ve ben konservatuvardan mezun olurken, hazırlayıp sınava soktuğum öğrencim de Zeynep Yalçın’dır.”

Ver elini İstanbul
Kendine çok güvensiz olarak girdiği konservatuvar sınavını kazanmış Deniz Çakır. “Kendi içimde öyle büyük bir savaş veriyordum ki! Yaprak gibiydim ama onlar bana ağaç gibiydin dediler. İlk rüyam gerçek oldu böylece.” Konservatuvarda okurken İstanbul’a gelmek, hele de dizilerde oynamak gibi bir düşüncesi hiç yokmuş başarılı oyuncunun. Tek derdi tiyatroymuş, Ankara’da tiyatro yapmak… Ama sonra seçeneklerin azlığı karşısında fikri değişmeye başlamış yavaş yavaş… “Oyunculuk çok sınırsız bir serüven, bunun sineması var, televizyonu var, pek çok alanı var. Eğer mezun olur olmaz İstanbul’a gitmeyi göze alamazsam bir daha alamazdım biliyordum, kapıların üzerime kapanmasını. Çünkü tanıdığım hiç kimse yoktu İstanbul’ da.” Her ne kadar çevresindekiler, “Orası büyük deniz, boğulursun, kurtlar sofrası”, gibi şeyler söyleseler de Deniz Çakır, “Büyük riskler almadan büyük başarılar kazanılmaz” diye düşünerek ve “Gittiğin yolda çok fazla engel yoksa o yol seni bir yere götürmez” sözüne inanarak İstanbul’da yeni bir yaşama başlamaya karar vermiş.

Reddedilmesi imkansız teklif
Ve bakın İstanbul’u nasıl yaşamış, İstanbul’da neler yaşamış… “Adımımı attığım ilk günden itibaren çok iştahlandırdı bu şehir beni… Sanatın her dalında çok fazla iştah kabartan bir şehir burası, bir Açıkhava müzesi… İnanılmaz bir cazibesi, kişiliği, tarzı olan bir şehir... Bu şehirde duvarların tarihi var. Bambaşka bir dili var İstanbul’un ve o dil seninle örtüşünce hikayeni daha rahat anlatabilmek için sana bir yol sunuyor. Çünkü ben çok değişkenim ve deli bir tarafım var.”
İstanbul’un diliyle, Deniz’in dili örtüşünce, bu çılgın şehir, bu deli kızı çok sevince yani masal da başlamış işte… Konservatuvardan hocası olan Cihan Ünal vasıtasıyla “Kadın İsterse” dizisine CV’sini göndermiş ve bingo! “Bana reddedilmesi imkansız bir şey teklif ettiler. Kadro süper, bir sitcom yani sesli çekim olacak ve tiyatro mantığıyla çekilecek. Öte yandan İstanbul’daki ilk işim ve ben ana kadrodayım. Şahane yani! Hayatımdaki en büyük şanslardan biridir bu başlangıç.”
İlk günler karmakarışıkmış, sudan çıkmış balık gibiymiş Deniz Çakır. Hülya Avşar’la aynı dizide oynamayı, medyayla iç içe olmayı falan biraz yadırgamış başlangıçta, ne de olsa serde Ankaralılık var. Bu şehir yabancı ona, şehir ve içindeki her şey… “O yıllar yani 2004-2005 sezonu benim için hayatımda her şeyin yeni olduğu çok özel bir dönemdir. Çok muhteşem geçmedi ama özeldi. Çünkü şehir yeniydi, iş yeniydi, ben yeniydim… İlk kez ayaklarım yere bastı, ilk kez para kazandım. Ve “Kadın İsterse” bana çok uğurlu geldi.”

Duyarsız bir kadın olsaydı, kötü olmazdı
“Kadın İsterse” den sonra “İki Arada Aşk” ve “İşte Benim” adlı dizilerde de oynadı Deniz Çakır ama ona asıl şöhreti getiren “Yaprak Dökümü” dizisindeki Ferhunde rolü oldu kuşkusuz.  “Kötüyü oynuyorum diye oynamıyorum. Yazılanı kafamda analiz ederek; artılarını, eksilerini, nedenlerini, olurlarını bularak oynamaya çalışıyorum. Bütün o eski dizilerdeki, filmlerdeki eski kötülere baktığınızda hep kötülük yapmışlar, hiç pişmanlık yaşamamışlar. Kötülerin gerçekçi olabilmesi için pişmanlık da yaşaması gerekir çünkü en insani duygudur pişmanlık. Kimisi çaktırır bunu kimisi çaktırmaz, ama yaşar. Bizim dizimizde kötüler pişmanlık yaşıyor, iyiler de kötülük yapabiliyor. En iyi görünen karakterin bile yanlışları, hataları oluyor, en kötü görünen karakter bile erdemli davranabiliyor.”
 “Ferhunde karmaşık bir kadın, bugün iyi o zaman iyi olacak gibi bir kadın değil, enteresan bir kadın o. İnsanların onu bu kadar kolay eleştirmeleri üzüyor bazen beni.  Çünkü bir geçmişi var, bir hikayesi var. Nedensiz değil yaptığı kötülükler. Çok kadınsı şeyler, kadınsı kıskançlıklar, çocukluğunda annesiyle babasının arasındaki şeyler… Duyarsız bir kadın olsaydı bu kadar kötü olmazdı çünkü boş verirdi hayata ama öyle değil.”

Oyunculukta an’ları severim…
Deniz ile Ferhunde’nin ortak yönlerini ise şöyle anlatıyor başarılı oyuncu: “İkisi de matrak. Kendinden ne kattın role dersen, o kötülüğün baskınlığını biraz azaltmak için matraklık katıyorum Ferhunde’ye. Çünkü kötülük zeka işidir, komiklik de zeka işidir. Ben mizahı ve o şeytani zekayı Ferhunde’de buluyorum. Matrak bir kadın… Zeki olduğu için komik, zeki olduğu için kötü. Bence Ferhunde’nin en belirgin özelliği kötülüğü değil, zekası. O yüzden kötülüğü bu kadar dikkat çekiyor.”
Eğer “Yaprak Dökümü”nde Ferhunde’yi oynamasaymış Fikret’i ya da Sedef’i oynamak istermiş güzel sanatçı. Nedenine gelince… “Ben genel olarak hep baskın karakterleri oynadım, fiziğimle alakalı belki. Kötü demiyorum ama baskın, güçlü, eylemini konuşarak ifade eden, dilini iyi kullanabilen kadınları… Ama hayat içinde Deniz anladı ki, sözler çok gereksiz… O yüzden Deniz fotoğraf çekiyor, dans ediyor normal hayatında. Sözsüz ne kadar ifade yöntemi varsa onları kullanmaya çalışıyor çünkü sözler o kadar da gerekli değilmiş aslında, anladı Deniz. O yüzden Ferhunde’nin mimikleriyle ilgili iyi eleştiri aldığımda çok mutlu oluyorum. Sessiz izlediğimde bir diziyi, o kişinin oyunculuğundan bir şey algılayabiliyorsam eğer, o kişi benim için iyi oyuncudur. Ben oyunculukta ‘an’ları severim. “Yaprak Dökümü” anlarla dolu, sessiz de izleyebileceğiniz bir dizi. Bu da beni çok doyuruyor.”

“Tanıdığım en arızalı insanım”
Oyunculuk dışında fotoğraf çekiyor, dans ediyor. Ama bunlar bugün için geçerli, üç gün sonra ne olur bilinmez. Çünkü “Çok çabuk bir şeyler beni tahrik edebiliyor hayata karşı” diyor. Çok fazla yarına dair cümleler kurmayı sevmiyor, yarın ne yapacağını düşünürken bugünü kaçırmak istemiyor. Tiyatroya devam ama sinema hayali de var. En çok da bir Ferzan Özpetek filminde oynamayı istiyor. Dans dedik ama adını da koyalım, tutkusu flamenkoymuş ve “tam benim dansımmış” dediği flamenkoyla tiyatroyu birleştirecek bir proje hayali var. Hayatından sıkılan ve bundan şikayet eden insanlardan olmamaya kararlı. Hayatından sıkıldığı zaman yapabileceği pek çok şey olduğunun farkında çünkü…
Sonradan geldiği ve büyükü bir tutkuyla bağlandığı bu şehrin, İstanbul’un hayal gücüne sunduğu sınırsız olanakların da farkında… “Eskiden daha çok duvarları, tabuları olan bir insandım. Çok ‘hayır’larım vardı, ‘asla’larım vardı. Şimdi hiç aslam yok” diye anlatıyor eski Deniz’le şimdiki Deniz arasındaki farkı. Değişime, dönüşüme geliyor söz… “Ben tanıdığım en arızalı insanım” diye bir itirafla başlıyor söze ve devam ediyor, “çok fazla kusurlarım var ama elimden geldiği kadar kendimi değiştirmeye çalışıyorum. Bir şeyi değiştirirken başka bir şeyi de yıkıyor olabilirim ama en azından bu çaba bile bana yaşadığımı hissettiriyor.”

Aşkın ayrılık haline de severim…
Aşkın getirdiği değişimi de seven bir kadın o. İlişkiyi değil aşkı seven bir kadın… Aşk lafı geçtiğinde kelimeleri çoğalıyor… “Aşk beni tepeden tırnağa değiştirir. Aşk dünyanın en güzel şeyi, saklamaya da çalışmam. İlle bir ilişki yaşamaktan bahsetmiyorum. Bir ilişki yaşamasam da birine karşı bir heyecan duyuyorsam ne mutlu bana. Aşk beni olumlu yönde harekete geçiriyor, her konuda ‘nasıl üretebilirim’ e götürüyor.”
Peki ya aşkın ayrılık hali? “Ben aşkın ayrılık halini de seviyorum, o da çok güzel. Aşk varken bittiyse ilişki, o gözyaşları da çok güzel, sana yaşadığını hatırlatıyor. Aşk acısı yaşamayı da severim. Ama öyle melankolik olmam aşk acısı çekerken. Okuduğum kitapların türü değişir belki, şiir okurum mesela. Ama o da bana başka bir şey katar”. 

BİRGÜL KOPUZ / Seninle Dergisi - Mart 2008

Tardu Flordun

“Beni seveceklerse böyle sevsinler!”

Kimisi çok seviyor onu, kimisi “gıcık” oluyor… Sırf ‘Binbir Gece’deki rolü ve basında hakkında çıkan haberlerden dolayı çok agresif ve kavgacı bir insan olduğunu düşünenler var. Bir dönem yaşadığı bazı tatsızlıkların abartılarak, farklı şekillerde yansıtılmasından dolayı bu “kötü çocuk” imajı yapışıp kalmış üzerine. Bu yüzden de tek istediği doğru anlaşılmak, olduğundan farklı yansıtılmamak…
Öncelikle adından ve soyadından dolayı onu hala yabancı sananlar varsa küçük bir açıklama yaparak başlayalım: Tardu, eski Türkçede “karanlıktan gelen ışık” anlamına geliyor.  Flordun’a gelince… Dedesi Balkanlar’dan gelmiş ve Flordun orada bir kasabanın adıymış.

Babasının izinde
25 Mayıs 1972’de Ankara’da doğmuş Tardu Flordun. Bir dönemin efsanevi tiyatro ve sinema oyuncusu olan babası Macit Flordun’un kucağında üç yaşından itibaren turnelere çıkmaya başlamış, Türkiye’nin pek çok yerini dolaşmış babasıyla. “Bir şekilde sahne tozu bulaştı yani bana” diyor. Ama 16 yaşına gelene kadar tiyatrocu olmak gibi bir niyeti yokmuş aslında. “İdealimde diş doktoru olmak vardı aslında. Ama zaman geçti ve ben 16-17 yaşlarına gelince birden ‘Oyuncu olabilir miyim acaba’ dedim kendi kendime. Şimdiye kadar izlediğim insanların yerinde olmak nasıl bir duygu merak ettim. Hatta rahmetli babamla bunu konuştuğumda bana: ‘Okulunu okursan iyi bir oyuncu olursun tabii. Ama bunun çok büyük zorlukları var, bunlara da katlanmak zorunda kalırsın, ona göre kararını ver’ demişti.”
Kararını vermiş, sınavlara girmiş ve Ankara Hacettepe Üniversitesi tiyatro bölümünü kazanmış. Oyunculuğa başladığı günden bu yana da oyunculukta bir stili olsun istemiş ve kendi tarzını yaratmaya yönelmiş Flordun. Herkesin başvurduğu klişelere başvurmamak için… Hala da bu anlamda kendini geliştirmeye devam ettiğini söylüyor.

Kerem’in kerameti
Tiyatroya devam ederken1998 yılında, Yetkin Dikinciler ve Devrim Nas’la başrollerini paylaştığı ve ilk sinema filmi olan “Leoparın Kuyruğu”nda rol alıyor.  Ardından da televizyon macerası başlıyor Flordun’un. Berna Laçin’le birlikte oynadıkları “Evdeki Yabancı” adlı komedi dizisi televizyon için yaptığı ilk iş. Yıl 2000 ve bu diziyle insanların sempatisini ve beğenisini toplamayı başarıyor Flordun. “Bir Tatlı Huzur”, “İki Oda Bir Sinan”, “Camdan Pabuçlar”, “Davetsiz Misafir”… Televizyon için yaptığı işlerin listesi böyle uzayıp gidiyor… Ta ki 2006 yılında “Binbir Gece”nin kadrosuna dahil olana kadar. İzlenme rekorları kıran “Binbir Gece” adlı dizide canlandırdığı Kerem karakteriyle, Tardu Flordun deyim yerindeyse yeniden “patlıyor”…
Kimisi çok seviyor Kerem’i kimisi nefret ediyor. Kimisi çok anlaşılır bulurken Kerem’in tuhaf, tutkulu, tehlikeli aşkını; kimisi de öfke duyuyor ona sevenleri ayırmaya çalıştığı için. Bakalım o neler söyleyecek bu konuda...

Aşk deyince…
“Ben Kerem'i sevdim hatta ikinci sezon kötü adam olduktan sonra da seviyorum. Bu, senaryonun gelişimi adına gerekli bir durumdu. Bu anlamda senaristler beni ikna ettiler. Ama bizim halkımızda bir duygusallık ve empati kurma durumu var. O yüzden geçen sezon beni bir sürü insan severken, pohpohlarken bu sezonun başından beri maalesef her an dayak yiyebilirim korkusuyla yaşıyorum” diyor gülerek.
Peki, Kerem’in yaşadığı ve onu kötü bir insan haline getiren bu saplantılı, hastalıklı aşkı anlayabiliyor mu acaba? Yanıtı “Evet” oluyor yine ve “siz de anlayacaksınız” diye ekliyor… Kötü adam sıfatından biraz olsun kurtulacakmış Kerem. Neyse artık Kerem’i de “Binbir Gece”yi de bir kenara bırakalım ve biraz daha laflayalım şu aşk denen tuhaf duygu hakkında. Söz Flordun’un: “Aşkın tepkileri herkeste değişebiliyor. Kimi diyor ki ‘Ben yemeden içmeden kesiliyorum, gözüm başka bir şey görmüyor, hayatı unutuyorum, sadece onu düşünüyorum’. Ben böyle bir durum yaşamadım açıkçası hayatımda. Tabii ki benim de uzun süreli birlikteliklerim oldu, çok keyifli vakit geçirdiğim anlar oldu. Ama hayatla bağlarımı koparmadım, gözüm kararmadı hiçbir zaman. O, biraz daha rahatsız, biraz daha hastalıklı bir durum galiba. Ya da ne bileyim kendimi içkiye vurup daima onu düşünmedim mesela. Yaptığım işten dolayı da öyle bir şansım olmadı zaten, eğer öyle davransaydım işimi kaybedebilirdim. Ayırt etmeyi becerememiş olsaydım, yani tamamen duygularıma yenik düşseydim, mesleğime zarar vermiş olurdum. O yüzden ben aşkla beraber biraz da mantığın paralel gitmesini tercih ediyorum.”

Herkese gülücük dağıtamam
Şimdi tam da böyle güzel güzel aşktan filan bahsederken yeri değil belki ama bir de şu agresiflik meselesini soralım diyoruz ünlü oyuncuya. Tardu Flordun nedense hep sinirli, kavgacı bir insan olarak biliniyor. Bunda basında çıkan haberlerin payı büyük kuşkusuz… “Artık senelerdir söyleniyor bu ve beni çok da enterese etmiyor. Kendimi kapattığım için herhalde, dışarıdan soğuk görünüyorum. İnsanlar beni tanıyınca öyle olmadığımı anlıyorlar ama. Zaten magazin basının yazdığına baksaydık eğer, benim şu ana kadar birçok televizyon kanalının kara listesinde olmam, hiçbir iş yapamamam hatta hapiste olmam gerekirdi. Ama gerçek bu değil, insanlara aktarılandan daha farklı. Biraz da onlara (magazin basınına) karşı nasıl bir tavır aldığınızla ilgili bir şey bu…
Eğer siz doğru işler yapıp hayatı kendinizce doğru algılayabiliyorsanız zaten insanları ikna etmek gibi bir çaba içinde olmanıza gerek yok. Siz yolda yürürken hiç tanımadığınız insanlara gülücük dağıtabilir misiniz? Ben de yapamam bunu… Çünkü ben televizyonda başka bir rolü oynuyorum, hayatta kimliğim farklı. Herkesle samimi olmak durumunda değilim. Belki ben de bazıları gibi maskeyle dolaşan biri olsaydım o zaman daha fazla sempati toplayabilirdim. Ama böyle bir sahte sempati kazanmayı tercih etmiyorum. Ben nasılsam öyleyim. Yani kötü bir adam değilim ki… Belki soğuk görünebilirim evet ama insanlar beni seveceklerse bu şekilde sevsinler. Beni sevsinler diye numaralar yapamam.”

Hapishane deneyimi
Tardu Flordun’un bir de kısa süreli hapishane deneyimi olmuştu. Belki anımsarsınız, çakıyla adam yaralama suçundan 27 gün hapis yatmıştı sanatçı. Ama o hapishanede geçirilen bu “hem çok kısa hem çok uzun” 27 günü, bir oyuncu için önemli bir deneyim olarak nitelendiriyor. Ve bakın neler söylüyor bu konuda: “Çok fazla şey kattı aslında bana o dönem. Orada hayatın gerçek yüzünü görüyorsunuz. Belki gerçek hayatta yanınızdan geçerken bile göremeyeceğiniz insanlarla beraber bir hayat yaşamak durumunda kalıyorsunuz. Cezaevinde olan herkes kötüdür diye bir şey yok ki. Yapılmış bir hatadır bu ve tabii ki bir suçtur ama hiçbir zaman basına gerçek nedenleriyle doğru olarak yansımadı bu olay. Hala o olaydaki insanın kız arkadaşım olduğunu söylüyorlar ki böyle bir şey yok. Mahkeme raporunu magazincilere mi sunayım? Ki o da işlerine gelmez zaten.”
Şöhrete değer vermiyor, yalnızlığı, kendi başına vakit geçirmeyi ve motor kullanmayı seviyor Tardu Flordun… Bir de sahilde uzun yürüyüşler yapmayı… Ama en çok deniz tutkusundan bahsederken parlıyor gözleri… Altı yaşından beri tekne kullanıyor ve bir gün her şeyi bırakıp Ege’de küçük bir kıyı kasabasında balıkçılık yapabilecek kadar çok seviyor denizi…

BİRGÜL KOPUZ / Seninle Dergisi - Ocak 2008

11 Ocak 2012 Çarşamba

Kadın...Töre...Namus...Cinayet...


‘Sevda’lar toprağa düşmesin artık!

“Urfalı Sevda Gök’e tanıklık borcum vardı. Varsın cinayet davasında müdahil olma talebim reddedilmiş olsun. Sevda Gök, pek çok kişinin bulunduğu bir sokakta yere diz çöktürülmüş ve küçük kardeşi tarafından boğazı kesilmişti! Tanıklık borcum vardı Kilisli Şenel Habeş’e. Eski kocasının ölüm tehditleri üzerine yanıma gelip yardım istediğinde hukuksal işlemlerini yapmıştım. Ama bir gece sokakta boğazının kesilmesini engelleyememiştim. Viranşehirli Gönül Aslan’a da tanıklık borcum vardı. Zalim Fırat bile gırtlağını sıkan cellatlarla işbirliği yapmamış ve kıyamamışken ona, mahkemede yargıçlar tarafından suçlanmıştı. Adliye arşivlerinde dosya incelerken boğazıma düğümlenen birer hıçkırık olarak kalan nice kadının kısacık yaşamına tanıklık borcum vardı.(…) Soluksuz bırakılan, yaşam kapısı sürgülü kadınların yargı dosyaları içimizi acıtacak elbette. Şiddetin, ayrımcılığın yaşanmadığı bir ülkede ve dünyada yaşama umuduyla sadece kadın oldukları için öldürülen o kadınlar ve kalan sağlar için yazıyorum.”
Avukat Vildan Yirmibeşoğlu’nun, “Toprağa Düşen Sevdalar” adlı kitabı bu satırlarla başlıyor. Yirmibeşoğlu, üç yüzü aşkın “namus cinayeti” dosyasını incelemiş ve kitapta yer alan araştırmalar 12 yıllık bir çalışmanın ürünü. İstanbul’da doğup büyümüş, iyi eğitimli, genç, güzel ve başarılı bir kadının töre ve namus cinayetleriyle ne işi olur diye merak ediyorsanız işte size Vildan Yirmibeşoğlu’nun İstanbul’dan Gaziantep’e uzanan öyküsü…

Ankara’nın ötesinde neler oluyor?
Doğma büyüme İstanbullu Vildan Yirmibeşoğlu. Özel Doğuş Koleji’nin ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş. Üniversiteyi bitirir bitirmez de, 21 yaşındayken kendisi gibi avukat olan ve fakültede okurken tanıştıkları eşiyle evlenmiş. Okul bittikten sonra eşinin memleketi olan Gaziantep’e gitmeye ve mesleklerine birkaç yıl orada devam etmeye karar vermişler. Ama birkaç yıllığına gittiği Gaziantep’te tam 13 yıl kalacağını ve kendini bir anlamda orada yaşayan kadınlara adayacağını bilmiyordu henüz o günlerde…
“O bölgeye daha adım atar atmaz korkunç bir kültür şoku yaşadım” diye başlıyor anlatmaya. “O güne kadar hiçbir kısıtlama görmemiştim kadın olduğum için, ne kılık kıyafetimde, ne yaşamımda… Ankara’nın ötesine hiç geçmemişken birden bire önemli bir değişiklik oldu hayatımda. Öyle ki, oraya gittiğimde güneş gözlüğü takmama bile laf söylendi. ‘Burada normal kadınlar güneş gözlüğü takmaz, kot pantolon giymez’ dediler.” Vildan Hanım, kendi yetiştiği şartlarla o bölgedeki şartları kıyasladığında önce üzülmüş orada yaşayan kadınlar, çocuklar için. Ama sonra hemen değişiklik yapmaya, koşulları değiştirmek için çalışmaya karar vermiş. “13 yılı aşkın bir süre kaldım orada. Bir süre sonra bir şeyleri değiştirmeye başladığımı gördüm. Bunlar çok küçük gibi görünen ama bu güne kadar değiştirmeye cesaret edilememiş şeylerdi. Sadece bir kapıyı açmaya kalıyor iş. Bunu ilk yapan insan da hep eleştiri alır.”

Kadınlar için kolları sıvıyor
Gaziantep Kadın Platformu’nu kurmuş ve her kesimden kadını bir araya getirip kadın insiyatifleri oluşturarak, kadınların sorunlarına çözüm bulmak için çalışmaya başlamış. Kadınlara yönelik halk günleri düzenlemiş. Kadınlar gelip orada dertlerini anlatıyorlarmış. Bir süre sonra kadınların başvurabileceği bir adres haline gelmiş Gaziantep’te. Öyle ki, üzerinde sadece “Vildan Yirmibeşoğlu-Gaziantep” yazan mektuplar bile ona ulaşıyormuş. Oluşturduğu gönüllü ekiple birlikte mahallelerde toplantılar yaparak kadınların sağlık sorunlarına, hukuk sorunlarına destek sağlamaya başlamışlar. Ama bu arada bazı zorluklar çektiğini de itiraf ediyor. “Bütün bunları yaparken bıkkınlık duyduğunuz zamanlar da oluyor tabii ki. Çünkü yapmak istediklerinizi saptırıyorlar. Kamuoyunu yanıltmak isteyen ilkel zihniyetlerle de savaşmak zorunda kaldım. Kadınların yaptığı her şeyin sınırları erkekler tarafından belirlenmiş olan bir bölgede, kadının bazı şeyleri gerçekleştirmesi zordu tabii. Bugün bile dönüp baktığımda kendime şaşırıyorum aslında, ben tüm bunları nasıl yapabildim diye.”

Sevda Gök ve diğerleri
Vildan Yirmebeşoğlu, Güneydoğu’da yaşadığı yıllar boyunca sayısız namus cinayetine tanıklık etmiş, yüzlerce dava dosyası incelemiş. Ama içlerinden birisi var ki… Onu tanıdıktan, onun yaşadıklarına tanıklık ettikten sonra Vildan Hanım, içindeki isyanı susturamamış artık. 16 yaşında namus cinayetine kurban giden Sevda Gök’den bahsediyoruz.  “Ben onun duruşmasına girmiştim. Boğazı kesilerek öldürüldü pazaryerinde, herkesin gözü önünde. Engel olmak isteyenlere ‘Karışmayın bu namus meselesi’ diye bağırmışlar. Kimse engel olamadı. Cinayeti işleyen teyze oğlu ve yardım eden amcaoğlu kahraman gibi toplumun içinde gezdiler. İki yıl yatıp çıktı teyze oğlu. Burada beni asıl etkileyen, kızın hiç cinsellik yaşamadığı halde öldürülmüş olması. Gezmeyi sevdiği için bir gün eve geç kalınca korkuyor ve kız öğrenci yurduna sığınıyor, orada kalıyor. Sonra mecburen ailesine haber veriyorlar ama ailenin eline bir de kağıt veriyorlar, ‘Kızı şu tarihte sağ salim teslim ediyoruz, kıza zarar vermeyeceksiniz’ diye. Ama bu öldürülmeyeceğinin garantisi değil tabii. Bir ay boyunca nasıl öldürülecek, kimin tarafından öldürülecek o tartışılıyor. Sonra küçük bir çocuğa teyze oğluna emir veriliyor ve sokakta kızın boğazı kesiliyor. Adli tıp raporunda bakire olduğu anlaşılıyor kızın. Cinayeti işleyen teyze oğluna Sevda’nın bakire olduğunu söyleyince ‘O kadar gezen kızı erkekler rahat bırakmaz, o rapora inanmıyorum’ dedi bana.”

Hiç inancımı kaybetmedim
Merak ediyoruz, yaşadığı tüm bu tanıklıklardan sonra, bir hukukçu olarak hiç hukuka olan inancı sarsılmadı mı, isyan noktasına gelmedi mi diye? “İnancımı elbette kaybetmedim. Çünkü şuna inanıyordum, devlet bu sistemi kurmak zorunda. Yasalarda boşluklar vardı, eksiklikler vardı, namus indirimi sağlayan yasalarda değişiklik yapılması gerekiyordu. Bunları söyleyip durduk. Yıllar sonra önemli değişikliklere imza atıldı ceza kanununda. Ama yasalar tek başına bu işi çözmeye yetmez, uygulama da çok önemli.”
Güneydoğu’dan döneli 9 yıl olmuş ama hala sürekli gidip geliyor bölgeye. Oradaki kadınlarla bağlantısını hiç koparmamış. Güneydoğu’ya gitmeden önceki Vildan’la döndükten sonraki Vildan arasındaki farkı bakın nasıl anlatıyor:”Bir kere şunu gördüm ki, Türkiye’nin doğusuyla batısı arasında yasaların uygulanışı açısından çok büyük fark var. Ben çok şanslıymışım dedim kendi kendime ama bunu fark ettiğim için de, bir şeyleri değiştirmek zorunda olduğuma inandım.”


BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Temmuz 2007


RÖPORTAJ NOTU; Vildan Yirmibeşoğlu ile bu röportajı yaptıktan çok kısa bir süre sonra, kendisi gibi avukat olan eşinden boşandığını öğrendim. Yıllardır kadın hakları için mücadele eden bir kadın, eşinin imam nikahlı bir karısı olduğunu ve yıllardır aldatıldığını öğrenerek boşanma davası açıyor! 

9 Ocak 2012 Pazartesi

Mucize bir kadının hikayesi...

Parmak uçlarıyla dünyaya dokunuyor

20 yaşındayken geçirdiği trafik kazasıyla boynundan aşağısı tutmayan Canan Kim, parmak eklemleriyle tuşlara dokunarak çeviriler yapıyor. Çoğu Stephan King’in olmak üzere onlarca kitap çevirmiş…

İzmir’in Konak ilçesinde bir apartman dairesi… Gözlerinin içi gülen genç bir kadın karşılıyor kapıda bizi ve buyur ediyor içeriye. Salona girdiğimizde önce bütün ihtişamıyla karşımızda duran Ege Denizi’ni görüyoruz, sonra da tekerlekli sandalyede yüzünü denize vermiş oturan başka bir genç kadını… O denizi seyrediyor, deniz de onu sanki… Öyle ki, aralarına girmekten, onları rahatsız etmekten çekiniyoruz neredeyse. Usulca sokulup ‘merhaba’ deyince, bize dönüyor yüzünü. Esmer güzeli bir genç kadın… Bütün melezler gibi çok güzel…
Bu evdeki iki kadının ortak bir hikayesi var, daha önce duyduğunuz hiçbir hikayeye benzemeyen… İşte o hikayeyi dinlemeye geldik buralara…

Çeşme yolunda gelen kaza
Canan Kim, Güney Kore’li Mustafa Yung Ki Kim ile İzmir’li Nurişah Hanım’ın ilk çocuğu olarak 1973 yılında gelmiş dünyaya. İzmir Fatih Koleji’ni bitirdikten sonra girdiği üniversite sınavında, yabancı dil puanında Türkiye beşincisi olmuş ve Dokuz Eylül Üniversitesi Turizm İşletmesi bölümünde okumaya başlamış. Okulu, ailesi ve arkadaşları arasında sürüp giden mutlu mesut yaşamı, henüz 20 yaşındayken geçirdiği trafik kazasıyla alt üst oluvermiş birden. Takvimlerin 18 Eylül’ü gösterdiği o gün, kendi kullandığı arabayla Çeşme’den İzmir’e dönerken olmuş her şey.
Bundan sonrasını Canan’dan dinleyelim: “O sıralar İzmir Fuarı’nda çalışıyordum. Bir günlüğüne gitmiştim Çeşme’ye, kendi kullandığım arabayla. Dönüşte de işe yetişmek için acele ediyordum, biraz hızlı kullanıyordum arabayı. Ani bir frenle yoldan çıktım. Üç dört takla atmış araba. Arabanın tavanı başıma geçmiş herhalde, boynum arasında kalmış. Tam kaza anını hatırlamıyorum ama beni arabadan çıkardıklarında kendimdeydim. İsmimi, telefon numaramı verdim aileme ulaşmaları için. Sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi’ne götürdüler beni. 20 Eylül’de ameliyat oldum ve tam altı buçuk ay kaldım hastanede. Çok zor bir dönemdi. Kaydımı bir yıl dondurdum. 1994 yılının Nisan ayında hastaneden çıktım, o yıl okula geri döndüm. Tekerlekli sandalyede götürüp getirdiler beni okula. Kalem tutamadığım için sınavları ya sözlü oluyordum ya da benim yerime birisi yazıyordu. 1997 yılında da üniversiteden mezun oldum. Bir yıl kaybım olmuştu sadece.”

Hüznü sevince dönüştüren bir anne
Biz Canan’la sohbet ederken annesi Nurişah Hanım da bizi dinliyor, gözlerinde saklayamadığı bir hüzünle. Ama sonra bir yağmur bulutu gibi yavaş yavaş dağılıyor yüzündeki hüzün, sanki az sonra kalkıp neşeli şarkılar söyleyecek gibi. Kim bilir o neler yaşadı bir anne olarak, kızı bütün bu zorluklarla baş etmeye çalışırken? Hani bazı anlar vardır, çok şey sormak ister ama soramazsınız. Korkarsınız çünkü karşınızdakinin inçinde bir yerleri acıtmaya, kanatmaya… Biz de o durumdayız işte. Ama hissediyor galiba Nurişah Hanım, biz sormadan kendisi başlıyor anlatmaya: “Canan’ın kaza haberi geldiğinde babası yurtdışındaydı. Ben evde yalnızdım. Akşam saat dört olmuş, gelmesi lazımdı, beş oluyor yine yok. O zaman cep telefonu da yok, haberleşemiyoruz. Saat altıya doğru bir telefon geldi. Hiç tanımadığım biri arıyor. ‘Merhaba, ben numaranızı Canan’dan aldım. Ufak bir kaza geçirmiş ama merak etmeyin durumu iyi. Sakin olun bir şeyi yok ama gelseniz iyi olur’. Ne yapacağımı şaşırdım o anda. Hazırlıklı değilim, bütçem müsait değil, kafam müsait değil… Hemen bir taksiye atladım ama yollar bitmek bilmedi. Hastaneye gittiğimde doktor henüz hayati tehlikeyi atlatamadığını söyledi. Hala dilim damağım kuruyor anlatırken…”
 Susuyor Nurişah Hanım, susuyoruz hep birlikte… Sonra toparlanıp devam ediyor kaldığı yerden anlatmaya: “Baktım yüzünde hiçbir şey yok. Kazaya dair hiçbir iz yok yüzünde. ‘Boynu kırılmış’ dediler, ‘geçer’ dedim içimden. Hiç kıpırdamadan yatıyor ama konuşuyor bizimle. İlk şoku atlattıktan sonra sabaha kadar ağladım. Babası yok, ailem yanımda değil, ha deyince ulaşabileceğim hiç kimse yok. Para bulmam lazım. Böyle bir şey olabilir mi, oluyor işte. Sabah gözünü açtı bana baktı. ‘Anne ben çok mu kötüyüm?’ dedi. ‘Hayır kızım, niye öyle söylüyorsun’ dedim, ‘Çünkü sen çok kötü görünüyorsun’ dedi. Tabii bütün gece ağladığım için, ben benlikten çıkmışım. Hemen gittim ağlaya ağlaya makyajımı yaptım. Çünkü beni hep süslü, bakımlı görmeye alışıktır.” Ertesi sabah viziteye gelen doktora kızının durumunu soran Nurişah Hanım, aldığı ‘Oturabilirse şükredin’ yanıtından sonra isyan etmiş. “Kızımın ameliyatını siz mi yapacaksınız?’ dedim doktora. ‘Yok, Allahtan ben izinliyim başkası yapacak’ dedi. ‘İyi ki siz yapmıyorsunuz güle güle’ dedim. Böyle bir şey söylenir mi hiç, damdan düşer gibi. Hasta yakınları da insan sonuçta!.”

İlk şoku atlattıktan sonra
Nurişah Hanım, ilk şoku atlattıktan sonra kendini toparlamış ve kızının hastalığını kabullenmiş. Ama öte yandan hep iyileşeceğine, eskisi gibi olacağına inanmış ve kızına da bunu inandırmayı başarmış. İçinde yeşeren umudu Canan’a da aşılamış. Ve o umut onları birbirine kenetlemiş, yaşama bağlamış belki de. “Hastanede Canan’ın yattığı odayı evimiz gibi yaptık” diyor Nurişah Hanım. ‘Hasta’ diyen doktorlara, ‘hayır burada hasta yok, sadece hareket engeli var, o da geçici bir süre’ dedik. Odayı her gün süsledik, balonlarla,  resimlerle, oyuncaklarla. Hatta çocuk hastaları gezmeye getiriyorlardı Canan’ın odasına. Belki bunlar doktorun o sözlerine bir tepkiydi bilmiyorum. Belki o doktor bana öyle demeseydi, bam telimize basmasaydı öyle olmayacaktı.”
Altı buçuk ay kızının yanından hiç ayrılmamış Nurişah Hanım. Ve sonunda evlerine dönmüşler. Bir yıl aradan sonra Canan okuluna dönmeye karar vermiş. Ama hiç de kolay olmamış bu. Söz yine Nurişah Hanım’da: “Bir sene kayıt dondurduğumuzdan ertesi yıl kaydını yenilemek için okula gittik. Dekanla konuştuk, durumu anlattık. Tekerlekli sandalyeyle gidip gelecek okula ve dördüncü kata çıkması lazım dersler için. Okulda bir asansör var ama kullanılmıyor, kapalı. ‘Kullandıramam’ dedi dekan. ‘Nasıl çıkacak peki o merdivenleri’ dedim. ‘Okuyup da ne olacak ki zaten bu halde’ dedi. O okula birincilikle girmişti kızım. Dil puanında Türkiye beşincisiydi. ‘Siz bunu nasıl söylersiniz? Herkesten önce sizin onun haklarına sahip çıkmanız gerekmez mi?’ dedim. ‘Kusura bakmayın bir şey yapamam’ deyince ‘O zaman ben de Cumhurbaşkanı’na kadar giderim’ dedim. Ben böyle bir tepki verince, ancak asansörün bakım masraflarını üstlenmemiz koşuluyla kabul ettiler.” Okul bitinceye kadar da Kim ailesi o asansörün bakım masraflarını karşılamış. Ve bir gün bile dekan çağırıp da, ‘Gelin, ben vazgeçtim. Biz hallederiz’ dememiş. Yani sadece hastalıkla değil bu tip zihniyetlerle, böyle duyarsız insanlarla da savaşmak zorunda kalmışlar.

Çeviri yapmaya başlıyor
Sehpanın üzerinde bir yığın kitap duruyor. Çoğu da ünlü gerilim yazarı Stephan King’e ait. Bu kitapların hepsini Canan Kim çevirmiş. Onu yaşama bağlayan en büyük şeylerden biri de yaptığı iş. Okulunu bitirip, diplomasını aldıktan sonra ‘Ben şimdi ne yapacağım?’ diye kara kara düşünmeye başlamış Canan. Ama bol bol okumuş. Bu arada internete girmeyi, klavye kullanmayı denemiş, bakmış ki çok yavaş da olsa yazabiliyor. Böylece farklı bir dünya açılmış önünde: “Kitap okurken hep içimden ‘Ben çevirseydim bu cümleyi şöyle yapardım’ diye düşünürdüm. O zamanlar beyaz diziler vardı bayilerde satılan. Elime ne geçerse okuduğum için onlardan da çok okuyordum. Baktım ki çok ağır, karmaşık bir dili yok o kitapların. Ben de yapabilirim diye düşündüm. O kitapların üzerindeki adrese mektup yazdım, onlardan kabul geldi ve hemen çalışmaya başladım. 1998 yılıydı. Dört sene boyunca devam ettim. Sonunda yayınevinin editörü bana, ‘Siz çok iyi bir çevirmensiniz hatta bizim için fazla iyisiniz. Neden başka yayınevlerine başvurmayı düşünmüyorsunuz’ dedi.”
Böylece birkaç büyük yayınevine başvurmuş Canan. Altın Yayınları’ndan cevap gelince, gönderdikleri deneme metnini çevirip onlara yollamış. 2002 yılından bu yana da Altın Yayınları’ndan çıkan bütün Stephan King kitaplarında ve çoğu ‘Best Seller’ olan başka pek çok kitapta çevirmen olarak onun imzası var.

Ümidimi hiç yitirmedim
Doktorlar, tekrar eskisi gibi olacağına dair çok ümit vermemişler kazadan sonra ama o umudunu hiç yitirmemiş. Zamanla kollarındaki hareketlenme artmış. Haftada iki gün bir fizyoterapist eve geliyor ve egzersizlere devam ediyor Canan. “Hastalığımın yani omurilik felcinin tıpta tedavisi yok şu anda. Kök hücre ümidi var ve birkaç seneye kadar kesin tedavinin bulunacağını söylüyorlar. Baba memleketim Güney Kore’ye gittim ve iki kez ameliyat oldum. Bu ameliyatlardan sonra ufak tefek gelişmeler oldu vücudumda. Eskisinden daha uzun süre yorulmadan oturabiliyorum artık. Ama kıpırdatamadığım yerlerimi hala kıpırdatamıyorum. Güney Kore’deki doktorlarla yazışmalarımız devam ediyor, yeni yöntemler üzerinde çalışıyorlar. Ümidimi yitirirsem eğer yaşamamın anlamı kalmaz. Çok şükür bu halime! Çok iyi bir ailem, arkadaşlarım, şen şakrak akrabalarım ve en önemlisi beni manevi olarak çok tatmin eden bir işim var. Bu olaydan mutlaka bizim öğrenmemiz gereken şeyler vardı ve öğrendik. Hayatı yaşıyorum işte, tadını çıkarmaya çalışarak. Bir yandan da umuyorum ki, bunun tedavisi bulunacak. Aslında hayat gerçekten güzel ve yapılacak çok şey var.”
Demiştik ya bu öyle bildiğiniz hikayelere benzemiyor. Parmaklarının ucuyla dünyaya dokunan genç bir kadınla, dünyayı onun ayaklarına getiren bir annenin umut dolu hikayesiydi bizim dinlediğimiz…Ve ‘son’ yazmadı bu hikayenin sonunda… Yazmayacak da… 

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Şubat 2007

RÖPORTAJ NOTU: Bazı fotoğraf kareleri vardır insanın hayatında, asla unutulmaz... An'ların sureti... Tam da öyle bir fotoğraf işte, Canan'ı ilk gördüğüm an gözüme, zihnime kazınan... Tekerlekli sandalyede oturmuş denizi seyreden o genç kadını asla unutamam herhalde... Bir süre öylece durup onu seyrettiğimi hatırlıyorum, o denizi seyrederken... Sessizce... Ve o anda, tam o anda aklından geçenleri nasıl bilmek isterdim! Ama bazı anlarda bazı sorular sorulmaz işte, sorulamaz...

4 Ocak 2012 Çarşamba

Ferhat Göçer

“Her şey bir peri masalı gibiydi…”


Onunla buluştuğumuzda büyük bir heyecan içindeydi. İkinci albümü ‘Yolun Açık Olsun’ daha yeni yola çıkmıştı çünkü. İlk albümün başarısından sonra yeni albümün de aynı ilgiyi ve beğeniyi kazanıp kazanamayacağını merak ediyordu. İşte bu yüzden son heyecandan, yeni albümden başladık sohbete. Bugünden başlayarak düne doğru ilerledik. Ve söyleşi ilerledikçe de yavaş yavaş yumuşadı yüz hatları, gerginliği azaldı, gülümsemesi çoğaldı…

Sezen Aksu şarkıları…
“İlk albümü çıkarttıktan sonra, girdiğiniz sektörün içinde artık albümlü bir sanatçı olmaktan dolayı yaşadığınız sorumluluk; ikinci albüm de ilk albümün başarısını yakaladığı takdirde istikrarlı bir sanatçı olma yolu, ya da aksi halde aynı başarıyı yakalayamazsanız tek albümlük bir sanatçı olma riski… İşte bütün bunlardan dolayı sanki bir sırat köprüsünün üzerindeymişim gibi biraz tedirginim doğrusu. Bu nedenle son albümümü hazırlarken, tüm bu riskleri göz önünde bulundurarak daha fazla yatırım yapma ihtiyacı hissettim. Sadece benim eserlerimden oluşan bir albüm de olabilirdi ama bunun yerine daha güçlü bestecilerin, söz yazarlarının, başarısını kanıtlamış insanların albümde olmasının, nispeten beni daha güvende hissettireceğini düşündüm. Albümdeki on iki şarkının sekizi benim eserim olacakken, kendi eserlerimi üçe düşürdüm ve Sezen Aksu’dan, Şehrazat’dan, Bülent Özdemir’den, Sıla’dan eserler aldım. Kendi şarkılarıma karşı daha acımasız davranarak seçim yaptım. 2005 de ilk albümümü çıkarırken bu kadar bilinçli ve hassas değildim açıkçası.”
Birden bir Sezen Aksu şarkısı başlıyor çalmaya… Beraberinde bütün hüzünleri, yarım kalmış aşkları, ayrılıkları da getiriyor sanki. Ama Sezen Aksu’nun değil Ferhat Göçer’in sesinden…

“Babam ve Oğlum” gibi
Şimdi geldiği noktadan geriye dönüp de 2005 yılına yani ilk albümünü çıkardığı döneme bakınca, şu anda yaşadığı sancıları o zaman yaşamadığını itiraf ediyor Ferhat Göçer. “İlk albümümü çıkarırken bu kadar bilinçli ve hassas değildim açıkçası. Kendi eserlerim vardı, yıllardır sahnede söylediğim şarkılar vardı… Bunları birleştirip bir albüm haline getirdik. İlk albümün satış rakamları şu anda 300 binin üzerinde. E, başarılı olmuşsunuz, şarkılarınız çok güçlü, besteleriniz çok güçlü… Kendime daha fazla güvenmem gerekirken daha tedirginim şimdi.” Ferhat Göçer’in ilk albümü öyle birden bire bir satış patlaması yapmadı aslında. Yavaş yavaş, kulaktan kulağa yayıldı, herkes birbirine söyledi ve çok iyi bir satış rakamını yakaladı. İlginç bir benzetme yaparak açıklıyor bu durumu Göçer: “Ben biraz ‘Babam ve Oğlum’ filmiyle kıyaslıyorum ilk albümümü. Yavaş, derinden ama kulaktan kulağa yayılarak… İzleyip de beğenen insanların birbirine aktarmasıyla, yani filmin kendi gücüyle gelen bir başarı…”

Peri masalı başlıyor
İlk albümden biraz daha geriye gidiyor ve ilk keşfediliş hikayesini dinliyoruz Ferhat Göçer’den. “Çırağan’daki Q Cazz Bar’dan Nez’in ayrıldığı dönemdi. Gittim ve orada çalışmak istediğimi söyledim. Kisa Brown Çarşamba akşamları çıkıyordu ve ben de onun önünde 45 dakika kadar bir program yapıyordum önceleri. Çarşamba akşamları kalabalıklaşmaya başladı. Derken Kisa Brown’ın yerine Çarşamba akşamları müzik yapmaya başladım. Birden her şey güzelleşti…” Ve işte peri masalının en muhteşem anı…”Bir gün Hanzade Doğan, arkadaşlarıyla birlikte oraya geldi. O anı, o kadar net hatırlıyorum ki, üzerindeki elbiseye kadar her şeyi hatırlıyorum. Neyse, program bitti yanına davet etti beni. Konuşmaya başladık. ‘Ne yapmak istiyorsun?’ dedi. ‘Hayalim albüm çıkarmak’ dedim. Sihirli bir değnek gibi aynı…Bir hafta içinde yıllardır uğraştığım şeylerin hepsi birden çözülüverdi. Tek bir gecede oldu her şey. Ama şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki, o tek bir gecenin ardında, benim yıllardır birikimlerimin, emeklerimin, yani o gece orada olabilmem için hazırlanmış malzemelerin payı var. Gerçekten bir peri masalı gibiydi Hanzade Hanım’la tanışmam.”

Öğrencilik yılları
Biz yine yavaş yavaş geriye gitmeye devam ediyoruz. Şimdi de öğrencilik yıllarına götürüyor bizi Ferhat Göçer. Henüz tanınmadığı, bilinmediği, hem tıp fakültesinde hem de aynı zamanda konservatuvarda öğrenci olduğu yıllara… “İlle de doktor olacağım diye bir isteğim yoktu. Biraz aile yönlendirmesi diyelim. Tıp fakültesini kazanınca geldim İstanbul’a ilk kez. Kuş gibiydim o zamanlar, dünyadan haberim yoktu. Müzikle hiçbir alakam yoktu henüz. Ta ki 1988 yılına kadar.”1988 yılında tıp fakültesinden birkaç arkadaşıyla birlikte İstanbul Devlet Konservatuvarı’nın sınavına girip de kazanınca birden dünyası değişmeye başlamış. Tıp fakültesiyle konservatuvarı aynı zamanda bitirmiş.
O dönem operanın başındaki Yekta Kara’dan kadro istemiş operaya girmek için. Ama olmamış, kadro açılmamış. Şimdi iyi ki de öyle olmuş diye düşünüyor aslında. “Hani her şeyde bir hayır vardır derler ya, o dönem en büyük hayır bu oldu benim için. Eğer o dönem operaya girseydim, şimdi hekimlik yapamazdım.” Operaya giremeyince uzmanlık sınavını verip doktor olmuş. Bu arada hemen bilmeyenler için not düşelim Ferhat Göçer halen daha Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde doktorluk yapıyor. O bir cerrah aynı zamanda.
Okulu bitirip mecburi hizmete gittiğinde ilk evliliğini yapmış ünlü sanatçı. Ama 1998 yılında ilk eşinden ayrılmış ve 2002 yılında ikinci evliliğini yapmış. Şimdiki eşi finans sektöründen. İlk evliliğinden on yaşında, ikinci evliliğinden de 2 yaşında bir çocuğu var.

"Fırat kıyıları ve dedem"
Şimdi de başa, hikayenin en başına gidiyoruz ve çocukluğunu dinliyoruz Ferhat Göçer’den. İzmit’te geçen çocukluk günlerini anlatırken yüzüne yerleşen o masum ama hınzır çocuk gülüşünden anlıyoruz ki, gerçekten güzel bir çocukluk geçirmiş. Öğretmen bir anne babanın çocuğu Ferhat Göçer. Aslen Urfalılar ama babasının tayini üzerine Urfa’dan çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği İzmit’e gelmişler. Urfa’ya ait hatırladığı şeyler çok az: Fırat kıyısı ve dedesi… Küçük Ferhat henüz üç-dört yaşlarındayken İzmit’in Düzlük köyüne bir atın heybesinde çıkışını bugünmüş gibi hatırlıyor. “Yarısı Trabzonlulardan yarısı Rizelilerden oluşan bir köydü. Gözümü açtığımda Karadenizlilerin ortasındaydım. Çok renkli bir çocukluktu, Heidi’nin çocukluğu gibi. Sevdiğim bir kız vardı o zaman, Huriye isminde. Trabzonlu, çok güzel masmavi gözlü, sapsarı saçlı bir kız çocuğu düşünün… ilk aşkım oydu diyebilirim. Aşk değil de çocukluk işte… Çok kavga ederdik, ele avuca sığmaz yaramaz bir kızdı. Ama ben çok sakin,uslu bir çocuktum. Bütün çocukluğumu o dağ köyünde geçirdim.”

Ferhat Göçer’le yaşama ve müziğe dair...

-       Ben bugün bu söyleşiye ameliyattan çıkıp geldim ve kendimi çok huzurlu
hissediyorum. Sadece müzikle uğraşsaydım kafayı üşütürdüm herhalde. Bu başka bir ruh hali, ancak beni dengeliyor.
-       Sahip olduğum şöhretle insanların beni koyduğu yer; skandallarla değil duruşumla, hekimliğimle farklı bir konumlandırma ve bu bana daha ağır bir sorumluluk yüklüyor. Yaptığım her hareketi oturup üç defa daha düşünmek zorundayım.
-       Televizyon çok garip bir şeydir. Bir kere başlarsanız hele işler de iyi gidiyorsa; ben kendimi biraz geri çekeyim demek, tıpkı bir iğnenin mıknatıstan kendini geri çekmeye çalışması gibidir.
-       Oyunculuk yeteneğim olduğunu düşünmüyorum ama bir filmin içinde küçük bir rolüm olsun çok isterim.
-       Ölmeden önceki tek yapmak istediğim şey, dünyanın her yerinde şarkılarımızı, türkülerimizi söyleyen bir sanatçı olabilmek. Çin’de ya da Rusya’da bir konser versem çok heyecanlanırdım mesela.  

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Nisan 2007

Takdir edilesi bir özgürlük mücadelesi...

"Hamileyken, o ilk tekmeyi yediğimde bitirmeliydim bu evliliği"

Eşi, çocuklarını göstermemekle tehdit ettiği için boşanamadı ve 20 yıl süren evliliği boyunca şiddete maruz kaldı. Şimdi kurduğu dernekte (PANDOST) başka kadınların şiddet görmemesi için çabalıyor Hülya Kırımoğlu


Genç ve güzel bir kadın…İki çocuk annesi ve sürekli eşinden şiddet görüyor. Yapmak istediği her şey engelleniyor. İstediği insanlarla görüşemiyor. Ailesiyle bile. Yani tam anlamıyla özgürlüğü elinden alınmış. Üstelik tüm bunları yapan çocuklarının babası. Mutlu bir yuva kurmak hayaliyle evlendiği adam. Boşanmak istiyor ama “Boşanırsan asla çocuklarını göremezsin” diyen bir adam var karşısında. Korkuyor…Siniyor…Ve bir gün her şeyi göze alarak bitiriyor yaşamını kabusa çeviren bu evliliği. İşte o günden sonra bambaşka bir hayat başlıyor onun için. Artık kendi deneyimlerinden yola çıkarak başka kadınların yoluna ışık tutuyor. Şiddetin bir suç olduğunu haykırıyor şimdi, sessizlikten doğan çaresizliği başka kadınlar yaşamasın diye…

Görücü usulü evlilik
Liseyi bitirir bitirmez hemen evlenmiş Hülya Hanım. Üstelik görücü usulüyle. ‘Evliliğe, aile birliğine yüzde yüz inanıyordum’ diyor o günleri anlatmaya başlarken. Henüz ilk çocuğunu karnında taşırken ilk dayağını yiyeceğini bilmiyormuş elbette. Yani evliliğinin çok başlarında başlamış şiddet. Ama hep bir şans daha vermiş eşine düzeleceği ümidiyle. “Bütün kadınlar öyledir herhalde. Zannediyorsunuz ki düzelecek, bir daha olmayacak. Ama şunu net olarak söylüyorum ki, eğer bir kere olduysa mutlaka arkası geliyor.” Her defasında koşup ailesinin yanına sığınıyormuş. Eşi de gelip bin bir özürle, yalvar yakar bir daha olmayacak vaatleriyle alıp eve götürüyormuş onu tekrar. Hatta eşinin ailesi de devreye giriyor, garantiler, sözler veriliyormuş. Derken sonra yine şiddet, yine aynı şeyler…Bir genç kızın mutlu olma hayaliyle yaptığı evlilik tam bir kabusa dönüşmüş böylece.

“Çocuklarını göstermem diyordu”
Önce oğlu gelmiş dünyaya. Ardından da kızı. Ama aileye katılan bu yeni konuklar da değiştirememiş annelerinin kaderini.  Eşinin en büyük silahı çocuklar olmuş bu defa da. Hülya Hanım’ın nasıl çocuklarına düşkün bir anne olduğunu bildiği için, çocuk kozunu ona karşı kullanarak yıllarca sürdürmüş eziyetini. Bütün bu işkenceye katlanma sebebi çocuklarıymış yani. Az değil tam 20 yıl…“Boşanırsan çocuklarını asla göremezsin diye tehdit ediyordu beni. Avukata gitmek ne kelime boşanma lafını ağzıma alamıyordum. ‘Ölene kadar sürecek’ diyordu.” Bu arada Hülya Hanım evlendiği için gidemediği üniversite sınavlarına girmiş ve İşletme Bölümü’nü kazanmış. “Oğlum ilkokula gittiği sene üniversite sınavına girdim. İşletme’de okuyordum ama okumamı, kendimi geliştirmemi istemeyen bir adamla evliydim. İkinci sınıftayken bırakmak zorunda kaldım okulu. Kitaplarım, defterlerim yırtılıyordu ‘Ne yapacaksın okuyup’ diye.” Ama neyse ki, hiç bırakmadığı, onu yaşama bağlayan bir uğraşı varmış Hülya Hanım’ın: Resim. Yine eşinin tüm engellemelerine rağmen resim çalışmalarına devam ediyormuş kendi atölyesinde. İyi ki de ediyormuş. Yoksa nasıl baş ederdi tüm bu olup bitenlerle?

Depresyon başlıyor
Bu arada psikolojik yardım alma konusunda eşini ikna etmeye çalışmış ama nafile. “Yoğun bir depresyon geçiriyordum. En son ellerim öyle titremeye başlamıştı ki, çay, kahve içerken bile ellerim titriyordu. Sinirlerim çok zayıflamıştı. O zaman eşime ‘Tamam sen gelme ama en azından beni götür. İyi değilim’ dedim. Zorla ikna edebildim. Ama bir şartla kabul etti. ‘Sakın beni içeriye çağırma’ dedi. Ben devam ettim. Depresyonum yavaş yavaş hafifledi. Keşke o da devam edebilseydi. Sorunların çözebilirdi böylece.” O günden sonra kendisini iyice resim çalışmalarına vermiş Hülya Hanım. “Herkesin bir hobisi olmalı mutlaka. Ben çalışmak isteyip de potansiyelini kullanamayan, bütün gün eve kapatılmış biri olarak enerjimi dışarıya çıkartamadım. Yapmak istediğim her şeye engel olunuyordu. Bütün bu yaşadıklarım da beni depresyona itti.”

O sihirli cümle
Yıllarca sürüp gitmiş bu işkence. Ta ki o sihirli cümleyi söyleyene kadar… “Çocuklarım büyümüştü artık. Kucağına alıp kaçıracağı çocuklar yoktu. İstedikleri zaman yanıma gelebilecek yaştaydılar. Ve benim canıma tak demişti. Bir gün dedim ki ona, ‘Vermezsen verme çocuklarımı. Ben de gider başkasıyla evlenirim’. Meğer sihirli cümle buymuş. O günden sonra bir daha çocuklarımı göstermemekle tehdit etmedi beni. Keşke daha önce söyleseymişim. Gerçi bu defa da ‘Seni öldürürüm, yaşatmam. Ben yapmam yaptırırım’ demeye başladı. Şiddet ayrı bir travma, boşanma ayrı. Mahkemeye çıkıyoruz, hakimi kandırmaya çalışıyor mahkemede. ‘Ben eşimi seviyorum, biz çok mutluyuz’ diyor. Her ne kadar çocuklara yansıtmamaya çalışsam da yansıyordu. Sağlıklı iki insanın ilişkisi değildi ki bizimki. Oğlum ilkokula başladığı sene boynumdaki morlukları, yüzümdeki çizikleri gören bir arkadaşımla birlikte avukata gittim. Haklarımı öğrenmeye.”
Sonra da uzun yıllar sürecek zorlu boşanma süreci başlamış Hülya Hanım için. “İyi ki de o gün avukata gittim ve haklarımı öğrendim. O günden sonra her şey değişti. Bu evliliği çok daha önce bitirmem gerekirdi biliyorum ama çocuklarıma o kadar düşkünüm ki. Onları bir daha görememekten korktum.1996 yılında başladı boşanma mücadelem ve 2002 yılında boşanabildim. Ama boşandım sonunda.”

Dernek çalışmaları
Tüm bu zorluklarla baş etmeye çalışırken, isyanını, öfkesini, belki de atamadığı çığlıkları resimlerine yansıtıyormuş. Resim, Hülya Hanım için bir sığınaktan öte, onu ilerleten, dünya görüşünü değiştiren bir uğraş olmuş. O dönemde yaşadığı yoğun depresyon nedeniyle katıldığı bir terapi gurubu varmış aynı zamanda. O gurupta kendisiyle benzer sıkıntılar yaşayan insanlarla tanışmış ve onlarla birlikte atölyede resim çalışmaları ve birtakım etkinlikler gerçekleştiriyorlarmış. “Kendiliğinden bir kadın kulübü oluşmuştu. O kadınlarla biz birbirimize destek olduk. Herkes kendi bildiği şeyleri öğretti birbirine. Bireysel resim çalışmalarım da devam ediyordu, sergiler açıyordum. İşte dernek fikri de bu terapi gurubundan çıktı.
PANDOST yani Panik Atak Dostları Derneği 1999 yılında kurulmuş. Hülya Kırımoğlu da kurucularından ve yönetim kurulu üyesi. Asıl derneğin kuruluş amacı panik atak hastalarına destek olmaksa da, onlar pek çok etkinliğin altına imza atıyorlar. “Burada uzman kadromuz var, herkes gönüllü çalışıyor. Her yıl çeşitli konularda bilgilendirme seminerleri yapıyoruz. Depresyon, panik atak, menopoz, kadın hakları, aklınıza gelebilecek pek çok konuda. Psikolojik desteğin yanı sıra uzmanlarımız haftanın belli günlerinde, belli saatleri bize ayırıyorlar. Burada danışmanlık hizmeti veriyorlar. Bütün bunlar ücretsiz yapılıyor. Ayrıca sanatsal faaliyetlere de yer veriliyor dernekte.”

Şiddetsiz bir dünya için
Hülya Hanım ayrıca PAN Kadın Kulübü başkanı. Özellikle şiddetle ilgili çalışmalara ağırlık veriyor ve şiddet konusunda insanları bilinçlendirmeye çalışıyor. Kendi yaşadıklarını başka kadınlar yaşamasın diye…”Hala şiddet gören kadınlar var ne yazık ki. Ben kadınlara diyorum ki yaşadıklarınızı anlatın, korkmayın. Siz konuşursanız karşı taraf geri çekilecek. Çünkü kendi yaşadığım örnek var ortada. Geçmişte benim sessizliğim karşı tarafı besledi, güçlendirdi. O dönem bunun farkında değildim. Şimdi farkındayım. Ben konuşunca artık geri çekilmeye başladı. Onun tehditlerinden korkmadığımı gösterdiğimde anladım ki, asıl korkak olan oymuş.”
Yakın bir tarihte tüm bu yaşadıklarını bir kitapta anlatmayı planlıyor ve“Şiddet bir suçtur ve saklanmamalıdır” diyor Hülya Hanım altını çizerek. “Kocanızın size şiddet uygulamasıyla, sokaktan geçen birinin uygulaması arasında bir fark yok. O imza ona öyle bir hak vermiyor yani.”

“İlk tekmeyi yediğimde bitirmeliydim”
 “O kadar deneyimsizdim ki, ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece ağlıyordum. Her şey suçtu. Niye böyle durdun suç, niye öyle baktın suç. Yoldan geçen birinin bakması bile suçtu. Yürüyüşüm, bakışım, duruşum her şeyim suçtu. Arkadaşıma gidemiyor, istediğim zaman ailemi göremiyordum. Aptalca bir düşünce tarzıyla sürekli ‘yavrularım da yavrularım’ diyordum. Keşke şimdiki mücadelemi o zaman verebilseydim. Hamileyken o ilk tekmeyi yediğimde bitirmeliydim bu evliliği. Aflarına, özürlerine inanmamalıydım. Hamile bir kadına vuran bir insanın yirmi yılımı ziyan edeceğini bilmeliydim. Bir imza attıktan sonra bunları yaşayabileceğini hiç tahmin etmiyor insan. ” Belki de bu yüzden Hülya Hanım artık evlilik lafını duymak bile istemiyor.

“Sadece huzur istiyorum”
İki çocuk annesi olarak şimdi en büyük hayali sağlıklı bir toplumda yaşamak. “Ben yaşadığım tüm sıkıntılara rağmen kabuğuma çekilmedim. Hülya Kırımoğlu olarak iyi şeyler yapıyorum. Şiddet konusu artık benim bireysel savaşım haline geldi. ‘Aile içi şiddete son’ kampanyasının gönüllü lideriyim. Şiddet konusunda sürekli avukatlarla, psikologlarla çalışmalar yapıyoruz. Zor durumdaki kadınlar için Avrupa standartlarında sığınma evleri yapmak istiyoruz. Kadın eğer bir takım yerlere başvurduktan sonra bile eşi tarafından mağdur ediliyorsa, haklarını alamıyorsa devlet artık buna müdahale etmeli. Tıpkı yurt dışında olduğu gibi. Boşanan kadına devlet sahip çıkmalı. Ben şanslıydım ailem destek oldu. Muhtaç olup tekrar evlenmek zorunda kalmadım. Birçok kadın buna mecbur kalıyor ne yazık ki.” Peki ya kendiniz için ne istersiniz diye soruyoruz. Yanıt çok kısa ve net: ”Sadece huzur istiyorum. Herkes gibi özgürce yaşamak.”

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Ağustos 2006