19 Aralık 2011 Pazartesi

Veysel Diker

“Oyunculuk, hayata rağmen hayatı yaşamaktır”


Çatısız Kadınlar, Şaşı Felek Çıkmazı, Tatlı Hayat, Avrupa Yakası… Hepsi de birbirinden kaliteli ve uzun soluklu TV dizileri… 20 tane reklam filmi… Ama biz onu en çok Avrupa Yakası’ndaki Tacettin tiplemesiyle tanıdık ve sevdik galiba. Ekranların komik yüzü Veysel Diker korkularını, sevinçlerini, hüzünlerini ve verdiği var olma mücadelesini paylaştı bizimle. Ekranda gördüğümüz o renkli dünyanın öbür yüzüne, bilinmeyen yüzüne ayna tuttu biraz...

Terzi çıraklığı
“Ben Muş’ta doğdum. Yedi yıl çocukları olmamış annemle babamın. Yedi yıl sonra da ben dünyaya gelmişim. Doğuda yedi yıl sonra dünyaya gelen bir erkek çocuk… Bir nevi Mesih yani… Bana karşı kontrolsüz, aşırı bir sevgileri vardı.” İlkokulu Muş’ta bitirmiş Veysel Diker. Çocukluğunda terzi çıraklığı yapmış. Çok zor geçen o çıraklık günlerinden aklında kalan en güzel anı, ustasının gelene gidene ‘Bu çocukta bir cevher var’ demesiymiş. O cevherin ne demek olduğunu bilmese de iyi bir şey olduğunu hissedermiş çocuk aklıyla. Memur olan babası emekli olup Aydın’a yerleşmeye karar vermiş sonra. Hem de ne yüzden: “Aydın’ın sokaklarının çiçekli olduğunu duymuş birisinden. Ve biz kalkıp Aydın’a yerleştik.” Ama doğudan gelen bir çocuk olarak hiç de kolay geçmemiş Aydın’da ilk hayat…

Var olma kavgası
“Aydın’da okula başladığımda ilk gün öğretmen herkese adını, nereli olduğunu sormuştu. Ben de, ‘Adım Veysel Diker, Muşliyam’ demiştim. İşte o Muşliyam sözünü bana hep hatırlattılar. Sonra o arkadaşlarım ben televizyona çıkınca, beni arayıp ‘Gurur duyuyoruz seninle’ filan dediler ama o travmaları nasıl atlattığımı bir ben bilirim. Bütün bunların kavgasını vermek çok yorucu oldu.” Muş deyince hep içi sızlıyor Veysel Diker’in. “Muş’tan kaçmışlığımız var ya hani” diyor sesindeki hüznü gizlemeden. “Bize ait olan yerleri bırakıp batıya gittik. Başka yerde yıllar boyu hep bir yabancı olmanın duygusunu yaşamak ağır geldi. Hep ‘Ben de sizdenim’ kavgasını vermiş bir ruhla karşılaştım yıllar sonra. Hep kendimi sunmakla geçti Aydın’daki ilk yıllarım.”

Türküden Bocelli’ye geçmedim
Ama çocukluktan ilk gençliğe geçiş döneminde verdiği bu kavga, kendi deyimiyle onun ‘devrimci kişiliğini’ belirlemiş belki de. Muhafazakarlığı ‘Tekrarın güvenli limanı’ olarak tanımlıyor ve “İşte ben bu yüzden muhafazakar olamam” diyor. “Muhafazakarlığı limanda bekleyen teknelere benzetiyorum. Ben limandan çıktım bir kere, okyanusa geldim ve o okyanusta büyük savaşlar verdim. Bir ayağım doğuda bir ayağım batıda oldu hep. Televizyonumuz yoktu bizim. Babam kardeşimle beni kucağına alır türküler söylerdi. Sonra do yoğurt ekmek yedirerek yatırırdı. Annem de çok güzel hikayeler anlatırdı. Bu ülkenin türküleriyle, hikayeleriyle büyüdüm ben. Şimdi de sabah kahvaltıda Bocelli dinlemek çok hoşuma gidiyor. Ama eğer türküden Bocelli’ye geçseydim hemen vurgun yerdi bilincim. Ben olmazdım o zaman.” Gülerek espriyi patlatıyor arkasından, “Arada Türk Sanat müziği de dinledim yani.”

“Ben Veysel, beni fark edin”
İşte o günlerde başlayan ‘Ben Veysel beni fark edin’ kaygısının oyunculuğunu besleyen kaynak olduğunu düşünüyor şimdi. Lise yıllarında, bir piyeste oynayıp ilk kez sahneye çıktığında bir de bakmış ki, onu hor gören, onunla ‘Muşli’ diye dalga geçenler onu alkışlıyorlar. O zaman ‘Demek ki ben tiyatro yaparsam herkes benim farkıma varacak’ demiş kendi kendine. Yıllar sonra üniversitenin harita bölümünü bitirmesi ve bir meslek sahibi olmasına rağmen, o günlerde içine giren tiyatro sevdası onu hiç rahat bırakmamış. Ve yirmi dört yaşında üniversite sınavına tekrar girerek Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nü kazanmış. Okul bitip de İstanbul’a geldiğinde ise yine aynı uyum süreci, yine aynı kavgalar ve çığlıklar… “Bu defa da Muşlu ve Aydın’lı Veysel’i İstanbul’a entegre etmem gerekiyordu. Alt katmanlar hiçbir zaman bırakmaz insanın peşini. Ki bırakmasın da… Onu kabullendikten sonra zaten mevzuyu da hallediyorsunuz.” Oyunculuğu, hayata rağmen hayatı yaşamak olarak tanımlıyor. “Tiyatro bölümüne girdiğimde varlığımı var oluşa dönüştürme aracı oldu tiyatro. Veysel’i anlamlandırabildiğim bir alan oldu. Olmaya da devam ediyor zaten. Artık hiç şüphem yoktu, yerim orasıydı benim. Ben bir şey olduktan sonra ne olmak istediğimi anladım.”

Birilerine yaslanmak, kendine ihanettir
Dönelim tekrar İstanbul günlerine. “Zordu hayat İstanbul’da. İnsanları tanımıyordum, sokakları tanımıyordum. Bana hamilik yapacak, destek olacak kimse yoktu. Yapımcıları öğrendim, yapım şirketlerini öğrendim, ajansları öğrendim. Gidi p çaldım hepsinin kapısını teker teker. ‘Ben Veysel Diker, oyuncuyum, benden haberiniz olsun’ dedim. Çok zor bir süreçti. Ama niyetim sağlamdı,kendimle ilişkim çok iyiydi. Beni anlatmak isteyen Veysel çok iyi anlattı o dönem. Oynamak isteyen Veysel çok iyi oynadı. Parasını almak zorunda olan Veysel onun peşinden koştu.” Ama tüm bu emek ve var oluş çabasının onu şu anda bulunduğu yere taşıdığını düşünüyor. Kolay elde edilmiş başarıları başarı olarak görmemesi de bundan. “Birilerine yaslanarak bir yerlere gelmek kendine ihanet bana göre” diyor.

Zuhal Olcay’la oynamak
Derken ilk rol gelmiş. Hem de nasıl…”Çatısız Kadınlar’ın cast çekimi vardı. Zuhal Olcay, Lale Mansur filan…Yıl 1999. Elimi kesilmişti. Görüşmeye gittim. Elimin nasıl kesildiğini anlattım, çünkü o anda benim için önemli olan oydu. Yönetmenin çok hoşuna gitmiş. Yönetmen Mahinur Ergun’du. Çok iyi bir kapı açmıştır, fark etmiştir beni. O dönem için hiç beklemediğim bir rol geldi bana. Zuhal Olcay’la karşılıklı bir sahnemiz var. Öyle bir bakıyor ki gözlerimin içine, ben beynimin arkasından delik açılıp duvara değdiğini sanıyorum Zuhal’in gözlerinin. Hatta dayanamadım Mahinur Ergun’a ‘Zuhal Hanım benim gözlerimin içine bakmazsa olmaz mı? Oynayamıyorum ben’ dedim.” Zuhal Olcay’ın da hoşuna gitmiş olacak ki o nahif hali, ‘Ah canım’ diyerek sarılmış ona. Sonra da gözlerine değil omzuna bakmış oynarken. “Zuhal Olcay’ın gözlerine tutunarak oynadım ben. Aslında güzel bir el verme halidir o, göz verme halidir. O anlamda kendimi çok şanslı hissediyorum.” Ardından de TRT’nin sevilen ve uzun soluklu dizilerinden Şaşıfelek Çıkmazı’nda yine Derya Alabora, Fikret Kuşkan ve Füsun Demirel gibi oyuncularla devam etmiş yoluna.

Tatlı Hayat ve Avrupa Yakası
Derken ‘Tatlı Hayat’ macerası başlamış Veysel Diker’in. Bu defa da bir başka büyük ustayla Haluk Bilginer’le karşılıklı oynadığı bir rol. Ve tabii ki Türkan Şoray’la da…”Bir erkek çocuğu nasıl babasını örnek alırsa, genç bir oyuncu için örnek alacağı bir oyuncu Haluk Bilginer. Onunla oynamak gerçek anlamda bir eğitimdi benim için. Şimdi aynısını Gazenfer Özcan’la yaşıyorum Avrupa Yakası’nda.” Evet biz de sözü ne zaman Avrupa Yakası’na getireceğiz diye düşünüyorduk zaten. Her ne kadar daha önce de pek çok kaliteli dizide oynamış olsa da, Veysel Diker’in daha çok insan tarafından tanınmasını ve sevilmesinde bu dizinin payı çok büyük kuşkusuz. “Tacettin rolü için Gülse Birsel’le görüşmeye gittim. Konuşurken birden Gülse parmağını uzattı ve ‘A, Tacettin bu işte’ dedi. Böylece Tacettin oldum. Gülse’nin korkunç bir zekası ve algısı var.” Avrupa Yakası’nın niye bu kadar sevildiğini ise, gazino diliyle yanıtlıyor. “Çünkü herkesin bir masası var. Anne babalar, muhallebicide oturup erkek muhabbeti yapanlar, dergideki kızlar. Üstelik vejeteryanı, zekisi, tikisi, hala kendini 18 yaşında sananı hepsi var. Onun için de hedef kitlesi çok geniş. Dördüncü sezonuna giriyor dizi. Gülse’nin heykelini dikerler bence.” Yani yeni sezonda da Tacettin’in maceralarını izlemeye devam edeceğiz anlaşılan.

Bir ilişkiye inanmaya inanıyorum
“Yaşının rolünü geciktiren insanlardan değilim.” diyor Veysel Diker ve bakın bunu nasıl açıklıyor: “Her yaşın bir rolü var ve insanların çoğu rolünü erteliyor. Çünkü büyümek sancılı bir şey… Fark etmek sancılı bir şey… Ama insan farkına vardığı sürece insan olur bence. Artık 39 yaşındayım ve hala 22 yaşında tiyatrocu olmak isteyen genç kızlarla gönül eğlendirmek istemiyorum. ‘Koca’ kelimesi ne barındırıyor bilmiyorum ama ben paylaşımcıyım. Özgürlüğe inanıyorum, bir ilişkiye inanmaya inanıyorum.”


BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Eylül 2006

Hale Bacakoğlu

Yüreği ona yol gösteriyor

Hale Bacakoğlu, görme duyusunu yitirdiğinde 16 yaşındaymış. Ama bu durum onun için bir engel oluşturmamış. Üniversiteyi bitirip psikolog olmuş. Ayrıca kurduğu dernekle, görme engelli çocuklara destek veriyor

İstanbul’un Ziverbey semtinde bir apartman dairesinin giriş katı. Ayaklarımıza galoş geçirerek içeriye giriyoruz. Hale Bacakoğlu’nun iki buçuk yıl önce, görme engelli çocukların aileleriyle birlikte kurduğu Parıltı Derneği’ndeyiz. Burada 0-6 yaş gurubundaki görme engelli çocuklara ve ailelerine eğitim veriliyor. Hale Bacakoğlu psikolog. Aynı zamanda buradaki çocuklarla ortak bir özelliği var. O da görme engelli. Karamsarlığın, bezginliğin, çaresizliğin onun dünyasında yeri yok. Başının üzerinde ‘hale’siyle dolaşan meleklere benziyor tıpkı. Bütün içtenliğiyle en başından hikayesini anlatırken bize, bir kez daha anlıyoruz bir kadının isterse ne kadar çok şeyi değiştirebileceğini…

Mücadele yılları
“Kütahya’da doğdum. Dört kardeşiz. Babam muhasebe müdürüydü, ben on yaşındayken emekli oldu ve İstanbul’a yerleştik. Lise sona kadar İstanbul Erenköy Kız Lisesi’nde okudum. Lise son sınıfa geçtiğimde ise artık göremiyordum.” Peki  birden bire mi kör olmuştu Hale Hanım? Daha önce herhangi bir şikayeti, rahatsızlığı yok muydu? “O zamana kadar miyoptum sadece, lens kullanıyordum. İlk önce bir gözümde iltihaplanma başlamış, onu kurutmaya çalışmışlar. Doktorlar hastaneye yatıp ameliyat olmam gerektiğini söylediler önce. Birkaç ay sonra da öbür gözüme geçmiş iltihap ve böylece tamamen görememeye başladım.” Tedavi için yurtdışına da gitmiş, ama ne yazık ki sonuç değişmemiş. Bu arada tüm bu tedaviler nedeniyle eğitimine ara vermek zorunda kalmış ve Emirgan’daki Altı Nokta Körler Derneği’ne devam etmiş. “Orada altı ay kaldım. Çünkü körlüğe uyum için yapılan çalışmalar vardı. Bağımsız hareket, bakım becerilerinin kazandırılması, matematik, kabartma yazı gibi çeşitli atölye çalışmaları yapılıyordu.” İlk gittiğinde epey zorlanmış ama oradaki eğitimin ve tanıştığı insanların sonraki yaşamında çok faydası olmuş ona. “Gaziantep Körler Okulu’ndan bir öğretmen gelmişti. Naim öğretmen beni liseyi bitirmem gerektiği konusunda ikna etti. Ve psikolojiye heveslendirdi. Kendisi de psikoloji mezunuydu ve eğer istersem başarabileceğim konusunda beni yüreklendirdi.”

Akademik hayat
Böylece körler okulundaki kurs bittikten sonra, 1984’te liseyi dışarıdan bitirmiş ve bir sene sonra da üniversite sınavına girerek, İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümünü kazanmış Hale Hanım. Bakın üniversite yıllarını nasıl anlatıyor: “Üniversite hayatında bir takım zorluklar yaşadım tabii ki. Dersleri okutup tekrar dinlemek, sonra tekrar aldığınız notları okuyabileceğiniz hale getirmek zaman alıyordu. Kardeşim, ağabeyim artık evde kimi boş bulursam ona okutuyordum. Okula gidip gelirken yolda bile arkadaşlarım okuyordu ders notlarını. Sınavlara da herkesle birlikte girdim. Bir ayrıcalık olmadı.” Böylece üniversiteyi bitirmiş Hale Hanım, üstelik bölüm dördüncüsü olarak. Aynı sene master programına girmiş. Master konusu ise ’13-18 Yaş Arası Görmeyen Ergenlerde Benlik Kavramının Gelişmesinde Ailenin Etkisi’. Ardından da doktora. Bu defa yaş gurubunu biraz düşürerek, ’10-13 Yaş Arası Çocuklarda Benlik Kavramının Gelişimi’ konulu bir eğitim programı uygulamış.

Aileleri eğitmek şart
Halen İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışıyor Hale Bacakoğlu.  Sadece akademik çalışmalarına biraz ara vermiş. Bunu da “İnsanlarla iletişim içinde olmak, kağıtlarla iletişim içinde olmaktan daha iyi geldi bana” diye açıklıyor. Yaklaşık iki buçuk sene önce Parıltı Derneği’ni kurmuşlar, görme engelli çocukların aileleriyle birlikte. 0-18 yaş arası toplam 298 çocuk başvurmuş derneğe şimdiye kadar. İstanbul dışından da gelip giden çocuklar varmış. “Özellikle 0-6 yaş arası görmeyen çocuklarda, aileyi eğitmek çok önemli. Ailenin bilinçli olması, çocuğa nasıl davranacağını, neleri nasıl öğreteceğini bilmesi gerekiyor. Ama her şeyden önce de, durumu kabullenmesi gerekiyor.” Aynı zamanda 4-6 yaş arası çocukları, toplumdan kopmamaları için gören çocuklarla birlikte kaynaştırmaya hazırlıyorlar. Bu kaynaştırmanın ne olduğunu bakın nasıl anlatıyor Hale Hanım: “Toplum içinde yaşadığımız için topluma ne kadar erken girersek, toplumun bizi kabullenmesi ve bizim topluma uyum sağlamamız o kadar kolay olur. Özellikle doğuştan kör olan çocuklar için bu çok önemli. Çocuk altı yaşına kadar ailesinin yanında yaşıyor. Altı yaşından sonra da körler okuluna gidiyor ve orada da cam bir fanusun içine girmiş oluyor, toplumdan izole oluyor. Orada hep kendisi gibi çocuklar var çünkü. Ama sonra, sekiz yılın sonunda gideceği yer yine bu toplum. Körler kolonisi yok ki, olmasını da istemiyoruz ayrıca.”

Kaynaştırma programı
Hale Hanım konuşurken sesinin sakinliği, dinginliği bir huzur bulutu yayıyor sanki etrafa. İçindeki sonsuz sevgiyi ve şefkati çocuklara akıtıyor bu melek kadın. Görme engelli çocukların küçük yaşlardan itibaren toplum içine girmesi için özellikle kaynaştırma programını çok önemsiyor. Kaynaştırmayla ilgili yasa 1997 yılında çıkmış ama uygulaması konusunda hala zorluk yaşandığını vurguluyor. Tüm engelli çocuklar için çıkarılan bu yasaya göre çocuk, kendi sosyal çevresi içinde istediği herhangi bir okulda okuyabiliyor. Destek öğretmen ve malzeme sıkıntısı yaşandığından uygulamada bir takım problemler yaşandığını söylüyor. En büyük sıkıntı da kabartma kitapların bulunması konusunda yaşanıyormuş. Destek öğretmen atanması için de çok uğraştıklarını söylüyor Hale Hanım. Bu nedenle tüm görme engelli çocukların ailelerine, çocuklarını kaynaştırma programına  vermeleri için çağrıda bulunuyor. Özellikle okulların ilk başta gösterdikleri tepkiden yıprandıklarını da sözlerine ekliyor bu arada. “İlk başta aileyi etkiliyorlar çocuk görmüyor, ezilir burada, diğer çocuklar da çok acımasız diyerek etkiliyorlar. Ailenin de gözü korkuyor. Ama normal okula giden kör çocuklardan öyle çok zorluk çeken olmadı bugüne kadar.”
İnsanların bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğine inanıyor Hale Bacakoğlu. “Bu toplumda engelli insanlar var ve onların hakları var. Her şeyden önce eğitim hakkı var. Yani diğer çocuklarla birlikte okuma hakkına sahipler. Olması gereken de bu. Doğumdan itibaren aynı toplumun içinde yaşıyoruz. Mesela yolda giderken acıyan gözlerle bakıyorlar, ya da ‘doktora götürdünüz mü’ gibi aileyi çileden çıkaracak sorular soruyorlar. Ama o soruyu soran kişi eğer, çocukluğunda engelli biriyle birlikte okusaydı böyle bir soru sormayacaktı.”

Fırsat eşitliği sağlanmalı
Merak ediyoruz, acaba görme engelliler daha çok hangi sektörlerde çalışıyorlar? Hale Hanım sorumuzu cevaplandırıyor ama bu konuda da epey dertli: “Ne yazık ki görme engelliler daha çok santral memurluğu yapıyor, telefonlara bakıyorlar. İmkan verilmiyor ne yazık ki. Toplumdaki önyargılar nedeniyle bir takım meslekleri edinememiş oluyoruz. Hukuk, psikoloji ve öğretmenlik yapanlar var. Ama işletme mezunu olup da santral memurluğu yapan arkadaşlarıma çok üzülüyorum doğrusu. Psikolojide bir deney vardır, öğretilmiş çaresizlik deneyi. Pire normalde oldukça yükseğe sıçrar biliyorsunuz. Pireyi bir kavanoza koyuyorlar, birkaç kez sıçrıyor, kavanozun kapağına vuruyor. Sonra daha yavaş sıçramaya başlıyor kapağa vurmamak için. Engelli insanlar da tıpkı öyle, kapasitesinin altında çalıştırılıyor.”

Aşk, evlilik ve hayat
Hep işle ilgili konuştuk Hale Hanım’la. Peki ya özel yaşamı? İşinden arta kalan zamanlarda neler yapıyor? Okumayı çok seviyormuş mesela. “Okumayı ilk öğrendiğim günden beri elime ne geçerse okurum” diyor, “dünya klasiklerini çok erken yaşlarda okudum. Gördüğüm dönemde hemen hemen bütün önemli yapıtları okumuştum zaten. En son okuduğum kitap ise Ayşe Kulin’in Köprü isimli kitabı.” Bir de örgü örmeyi çok seviyor. Çok güzel bebek hırkaları örüyormuş. Bunun insanı psikolojik olarak da rahatlattığını söylüyor.
Peki ya aşk diyoruz? Ya evlilik? Tatlı tatlı gülümsüyor. Sonra çayını karıştırıyor dalgın dalgın. “İnsanların bir takım kriterleri oluyor ve o kriterlere uygun birisi olmadı diyeyim. Ama aşk oldu tabii. İlk yıllarda hiç düşünmedim zaten evliliği, önceliğim okumak, kendi ayaklarım üzerinde durmak ve ekonomik bağımsızlığımı elde etmek yönündeydi çünkü. Sonra da olmadı işte.” Bu konuyla ilgili fazla konuşmak istemediğini anlıyoruz ve hemen konuşmaktan çok hoşlandığı konuya geçiyoruz tekrar. Çünkü sadece işinden ve dernekten bahsederken sesi böylesine tutkulu ve coşkulu çıkıyor Hale Hanım’ın.

Bir ışık da siz yakın
Hayalleri ve istekleri sadece bu çocuklar için bir şeyler yapmak olan bu melek kadın sözlerini noktalarken, “Yaşamın içinde biz de varız ve bazı engelleri hep birlikte aşacağız. İlk kör olduğum dönemde İngiltere den dönerken bir dostumuz beni uğurlarken her şeye rağmen yaşamak çok güzel bunu unutma demişti. Bunu hiç unutmadım. Görmemek, duymamak herhangi bir fiziksel engeli olmak bir eksiklik değil. Yaşamda her alanda istediğinizi yapabilirsiniz. Yeter ki çok isteyin.” diyor.
Belki çok boş vaktiniz vardır, belki de çok paranız. Fark etmez. Onlar için ikisi de gerekli. Bir el uzatırsanız onlara, bir ışık yakarsanız, birkaç çocuğun dünyası değişebilir bir anda. Karanlık bir kapı aydınlığa açılır birden. Sonra başında ‘hale’siyle bir melek rüyanıza girer ve size gülümseyerek teşekkür eder belki kim bilir?


BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Kasım 2005 

Sermet Erkin

Asıl hokkabaz kim?


Türkiye’de illüzyon denilince ilk akla gelen isim Zati Sungur kuşkusuz. Onun ilk ve tek öğrencisi ya da kendi deyimiyle “katibi” ise Sermet Erkin. Biz de filmlerden öğrendiğimiz bu ‘sihirli’ dünyayı bir de gerçek bir illüzyonistin ağzından dinleyelim dedik.

Zati Sungur’un öğrencisi
Her ne kadar kendisi “Yıllar önce bir varmış bir yokmuş döneminde doğdum ben” dese de aslında sadece 49 yaşında Sermet Erkin. Ama bir döneme yakından tanıklık ettiği ve eski ustalarla, eski sanatçılarla çok haşır neşir olduğu için belki de, herkes onu çok daha yaşlı zannediyor. Yüzüne bakınca yaşını anlamanız çok zor zaten. Sermet Erkin önce bu işe nasıl başladığını anlatıyor: “Karamürsel’de doğdum. Yani şu anda yaşadığım yerde. Adımı Safiye Ayla’nın eşi koymuş. İlkokula başlayacağım yıl İstanbul’a taşındık Zati Sungur’un evinde kiracı olarak oturmaya başladık. İşte o günden sonra benim illüzyonluk hayatım başlamış oldu. Zaten Zati Sungur’un son yıllarına yetiştim ben. Kısa bir süre sonra sahneyi bıraktı.”
Çok küçük yaşlardan itibaren tiyatro, batı müziği, sanat müziği ve halk müziğinin içinde büyümüş Sermet Erkin. Tepebaşı Dram Tiyatrosu’nun kuruluşunu biliyor, Bedia Muhavit’i ve dönemin pek çok tiyatro sanatçısını yakından tanıyor. “Ben illüzyonu hayatın bir parçası olarak gördüm hep. Orta okula başladığımda Zati Sungur’un katipliğini yapıyordum. Bu ölene kadar sürdü. Hep ona çok yakın oldum hatta o kadar yakın bir birliktelikti ki bu, eski Teşvikiyeliler beni Zati Sungur’un torunu sanırlardı.”

Sahne hayatı başlıyor
İllüzyonu bir sanat olarak görüyor Erkin ve bu sanatı temeliyle öğrenmiş olmanın önemini vurguluyor. “İllüzyonda her şey bir malzeme… Üç aşaması var: Bulmak, yapmak ve uygulamak. Bu üçünü de ben çok iyi öğrendim. Çünkü sahnede çok iyi takip ettim Zati Sungur’u. Bir alet nasıl ince gösterilir, nasıl derin gösterilir, nasıl içi boş gösterilir, yani tüm fiziksel illüzyonları da öğrenmiş oldum.” Bu arada üniversite hayatı başlamış. Önce İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girmiş. Ama o dönem okulda yaşanan karışıklıklar nedeniyle bitirme sınavına girmeden aynı fakültenin Felsefe Tarihi bölümüne geçmiş ve buradan mezun olmuş. Bu arada artık iyice illüzyona bağlanmış.
1974 yılından 1977 yılına kadar İstanbul Şehir Tiyatrosunda pek çok oyunda görev almış. Ama ilk profesyonel sahne deneyimi İsviçre’de olmuş. “İsviçre’de yaşayan halamın kızının yanına gitmiştim. Orada Yunanlı komşularımız vardı. Canım sıkılınca çocukları yanıma toplayıp onlara gösteriler yapıyordum. Yunanlılar görmüş ve Paskalya eğlencesinde onlara gösteri yapmamı istediler. Ben de kabul ettim. Henüz 19 yaşındayım o zamanlar. Meğer İsviçre’nin iyi menajerlerinden biri de oradaymış ve beni izlemiş. Onun vasıtasıyla Zürih’in en iyi gece kulüplerinden birinde çalışmaya başladım. Tabii Batı’da illüzyonistlik çok daha bilinen, tanınan bir meslek bize göre.” Sonra da Türkiye’ye gelmiş ve başta Kervansaray olmak üzere dönemin pek çok ünlü eğlence mekanında sahne almaya başlamış. Ardından çeşitli televizyon ve radyo programları, gazetelerde çocuk sayfaları, çocuk dergileri, sirkler, turneler, turneler…
Bu arada eşi Nuray Hanım’la tanışıp evlendikten sonra birlikte sahne almaya başlamışlar. Eşi asistanlığını yapmış yani. “Onu hiç kestiniz mi?” diye soruyoruz, “Ooo hem de kaç kez” diyor. Sahne hayatına hala birlikte devam eden çift, şimdi iki çocuklarıyla beraber Karamürsel’de yaşıyorlar.

Hukuk kitaplarına geçmiş
Mesleği nedeniyle başından epey ilginç olay geçmiş Sermet Erkin’in. Bunlardan bir tanesi askere gitmeden önce… “Salonda herkesin huzurunda kura çektim. İstanbul çıktı. Salondan gülüşmeler geldi. Bunun üzerine denetleyici bir paşa vardı o geldi ve ‘Ne oldu’ diye sordu. ‘Efendim herhalde mesleğimden dolayı böyle bir tepki verdiler, illüzyonistim ben’ dedim. ‘Sen şimdi sihir mi yaptın?’ dedi. ‘Yok efendim öyle bir şey’ dedim. ‘Bir daha çek o zaman’ dedi. Tekrar çektim yine İstanbul çıktı. Bunun üzerine paşa geldi ve ‘Var bunda bir şey’ diyerek kendisi çekti. Ama yine İstanbul çıktı.”
Bu arada hukuk kitaplarına geçen ilk illüzyonist olduğunu da öğreniyoruz Sermet Erkin’den. Nasıl mı? Kendisinden dinleyelim: “Diğer illüzyonistler bir dernek kurdu ve beni meslek sırlarını ifşa etmekten mahkemeye verdi. Sihirbazlığı aşağılıyormuşum onlara göre. Hukuk kitaplarının ‘Meslek sırlarını ifşa’ konusuna bakarsanız örnek olarak beni verdiklerini görürsünüz. Başka da bir örnek yok bu konuda. Mahkeme bilirkişi tayin etti. Tek tek programları izlediler ve inceleme sonunda ben kazandım davayı.”

Televizyonlar çok kötü
“Bir Sermet Erkin vardı, nerede şimdi?” sorusu bizim de kulağımıza çalınıyordu zaman zaman. Yakalamışken soruyoruz kendisine, “Sahi nerelerdesiniz? İnzivaya mı çekildiniz? Bir şeylere, birilerine mi küstünüz? Neden artık sizi ekranlarda göremiyoruz? Kendine göre haklı gerekçeleri var elbette. “Tıpkı arabesk müzik gibi bir televizyon patlaması oldu. Pek çok kanal açıldı ve televizyonda eğlence tarzı, eğlence anlayışı değişti. Eskiden öyle değildi. Gazino anlayışının devamı programlar olurdu televizyonda. Mesela bizim Cenk Koray’la yaptığımız, Korhan Abay’la yaptığımız programlar öyleydi. Şimdi gideceksin Kibariye’nin programına diyelim ‘Abe nasılsın bee? İyi ki geldin be Sermet’ diyecek. Ben ne diyeceğim ona? ‘Hoş bulduk kız, şoparları evde bıraktım da geldim’ mi diyeceğim? Ya da bugün gideyim Mehmet Ali Erbil’in programına mesela, ya o beni dövsün, ya ben onu döveyim. Nasıl çıkayım o programlara?”
Ama mesleğini ya da sanatını icra etmeye devam ediyor Sermet Erkin. Bir ekibi var ve hep birlikte yine turnelere çıkıyorlar. “Türkiye’de illüzyonistler hep taklit ediyorlar, yeni bir şey yaratmıyorlar. Bir de falcı illüzyonistler çıktı. Hindistan’ın balta girmemiş ormanlarında yedi yıl yaşamış büyük Ganbugi filan. Böyle falcılar var. Size şimdi yedi sekiz tane oyun öğretsem, sizin de on dakikalık programınız olur, düğün salonlarında filan çalışırsınız. Ama ben öyle yapmadım. Hep farklı bir şeyler yapmaya çalıştım. Nasıl ki Suna Kan piyano resitali veriyor, İdil Biret keman resitali veriyor ben de illüzyon resitali yaptım sahnede. İllüzyon gösterileri insanları eğlendiriyor. İçinde tiyatro var bir kere… Söz sanatı. Espri yapıyorsunuz, bir hikayesi var. Sonra görüntüsü var… Rengarenk elbiseler… Dekor var, müzik var. Devamlı heyecan var bir de… Şimdi ne olacak, ne çıkacak diye merak ediyorsunuz hep?”

Sahneden komik bir anı
 “Bir gün turnedeydik Kastamonu’nun bir ilçesinde. O zaman bir kutum vardı ve ben o kutunun içinden sırayla çeşitli hayvanlar çıkarıyordum. Önce kutuyu açıp içinde hiçbir şey olmadığını gösteriyordum seyircilere, sonra kapatıyor ve içinden tavşanları çıkarıyordum önce. Ardından ördekler, en son da bir keçi yavrusu. Oğlak yani… Neyse arka arkaya gösteri yapıyoruz. Bir gün yine çıktım sahneye başladım gösteriye. İşte önce tavşanlar çıktı, ardından ördekler ama keçi yok. Şaşırdım tabii ama bozuntuya vermedim. Gösteri bitti, sahneden iner inmez sorumlu arkadaşı yanıma çağırdım. Meğer olay şöyle olmuş: Bizim gösteri yaptığımız halk eğitim merkezinin yanında itfaiye vardı. İtfaiyeciler bekçiyi kandırmışlar ve keçiyi kesip afiyetle yemişler. Nasıl olsa bu adam sürekli çevirip çevirip kutuyu bir hayvan çıkarıyor ne olacak, tekrar çıkarır demişler. Rakıya meze yapmışlar benim keçiyi anlayacağınız. Ertesi gün keçi bulamadık, bir kuzuyla devam ettik gösteriye.”


BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Aralık 2006

18 Aralık 2011 Pazar

Bennu Yıldırımlar

“Hayat, Fikret gibi olmakla geçmiyor”

Bennu Yıldırımlar, 4 yıl boyunca tiyatroda “Yaprak Dökümü”nün Fikret’ini oynadı. Şimdi ekranda da Fikret’i canlandırıyor. İki Fikret arasındaki 80 yıllık farka rağmen, Türkiye’de o günlerden bu günlere pek bir şey değişmemiş galiba…


İstanbul’un en eski, en şirin ve en az bozulmuş semtlerinden birisi Kuzguncuk. Belki de bundan, pek çok televizyon dizisine ev sahipliği yapması. Şimdilerde sevilen televizyon dizisi “Yaprak Dökümü” de bu güzel semtte çekiliyor. “Perihan Abla” sokağını ve “Ekmek Teknesi” adlı kafeyi geçtikten sonra Sitare Kafe’ye geliyoruz. Sıcak, hoş, samimi, eski zamanların esintisini, tadını taşıyan bir yer burası. Tıpkı Kuzguncuk gibi… Bir de bahçesi var arka tarafta. Mayıs güneşiyle merhabalaşalım biraz diyerek bahçedeki masalardan birine kurulup beklemeye başlıyoruz Bennu Yıldırımlar’ı, bir yandan “İyi ki röportaj için bu şirin mekanı seçmiş” diye düşünerek. Derken bütün güzel enerjisiyle giriyor kafeden içeriye Bennu Yıldırımlar ve işin en zahmetli kısmı olan fotoğraf çekimlerinin ardından başlıyor sohbetimiz.

Süper Baba’nın asi kızı
İlk olarak “Süper Baba” dizisiyle girdi hayatımıza. Şimdiki kadar dizi bombardımanına tutulmadığımız o mutlu mesut günlerde, herkesin dilinde olan, kaliteli bir diziydi “Süper Baba”. Bennu Yıldırımlar da dizide oynadığı “asi kız Elif” karakteriyle sevdirmişti kendini bizlere. Ama gelin biraz daha geriye gidelim ve “Süper Baba”ya kadar Bennu Yıldırımlar neler yapmış bir bakalım.
İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı tiyatro bölümünden mezun olduktan sonra 1990 yılında Londra’ya gitmiş ve drama eğitim almış. Türkiye’ye döndükten sonra da İstanbul Şehir Tiyatroları’na girmiş. O gün bugündür de Şehir Tiyatroları’nın kadrosunda. “Bir Atın Öyküsü”, “Huzur” ve “Saygılı Yosma” adlı oyunlardaki başarılı performansıyla ödüller kazanmış. Derken 1997 yılında “Süper Baba” ekibine dahil olmuş Yıldırımlar. “Çok fazla dizi yoktu o dönemde, o yüzden de merakla izleniyordu diziler. O açıdan diziye seçilmem bir şans oldu benim için. Son yirmi bölümde oynadım. Süper Baba’dan bu yana da düzenli olarak her yıl televizyona işler yapıyorum.” TRT’de yayınlanan ve 33 bölüm süren “Üzgünüm Leyla” da bunlardan biri mesela. Ama o özellikle yine TRT’de yayınlanan ve 13 bölüm süren “Şapkadan Babam Çıktı”yı ayrı bir yere koyuyor. 2001 yılında Star Tv’de yayınlanan “Kim Gitsin” adlı yarışmada sunuculuk yaptığını da hatırlatalım hemen.  “Orada da oyunculuk yapmaya çalıştım. Öyle bir şey olması gerekiyordu hayatta, oldu.” diye açıklıyor bu sunuculuk macerasını.   

Eskimeyen hikaye
Bennu Yıldırımlar’ı ekranların beğenilen dizisi “Yaprak Dökümü”nde Fikret olarak izliyoruz. Ama o, İstanbul Şehir Tiyatrolarında sahnelenen, Reşat Nuri Güntekin uyarlaması “Yaprak Dökümü” adlı oyunda 4 yıldır Fikret olarak çıkıyordu zaten tiyatroseverlerin karşısına. Televizyondaki “Yaprak Dökümü” ise, biraz da “O aile bugün yaşasaydı neler olurdu” aslında. Yani asıl “Yaprak Dökümü”nün 2007 versiyonu. “Bizim aile sistemimizde fazlasıyla korumacı ve belki de kişiliğimizin gelişmesini engelleyen bir yapı var. Bu sağlıklı mı? Çok sağlıklı değil. Bu yapı belki zamanla aşılacak. O aileler, ayakları yere basan, kendinden emin, yaptığından daha az şüphesi olan bir nesil yetiştirebilse, bu kadar aile sorunlarımız olacak mı diye düşünüyorum. Çünkü hala bu diziyi izleyen insanların gelinleriyle olsun, çocuklarıyla olsun sorunları var. Herkes kendinden bir şeyler buluyor bu dizide ve bu sorunlar aynen devam ediyor. Toplum olarak ne kadar geliştiğimiz konusunda bir fikir veriyor bu. Yaprak Dökümü 1925 yılında geçen bir hikaye.”

“Fikret bana uzak bir karakter”
Mantıklı, ağırbaşlı, suskun ve babasına aşırı düşkün bir karakter Fikret… Çok susuyor, az gülüyor, hep hüzünlü, hep kederli. Oldukça hassas, duyarlı bir genç kadın ve bu yüzden de herkesten daha fazla acı çekiyor. Peki, tiyatrodaki Fikret’le televizyondaki Fikret arasında fark var mı acaba? “İki Fikret’in farklılığı şu: Fikret romanda bu kadar ailenin her türlü işine koşan, bu kadar temizlik yapan biri değildi. Çatı katında güzel güzel romanlarını okuyan, aileyle bu kadar içli dışlı olmayan bir kız. Doğal olarak verdiği tepkiler de daha teorik. Şimdi bu kadar ailenin içinde olması şaşırtıcı benim açımdan, ona uyum sağlamaya çalışıyorum.”
“Sanki biraz külkedisi gibi” diyecek oluyoruz, “Ben demedim bunu, siz dediniz” diyor gülümseyerek. Fikret için söyleyecek başka sözleri de var Yıldırımlar’ın: “Fedakarlık ama nereye kadar? Sevilen, her eve lazım bir karakter ama insanların böyle olması gerekiyor mu? Çünkü insanın aslında tek başına olduğuna inanıyorum ben. Yaşayacağı bir dönem var, o dönemi de kendi istekleri doğrultusunda yaşayıp, deneyip öğrenmesi gerekiyor. Tabii daha çok konuşmasını isterim Fikret’in. Daha çok paylaşmasını, içine atmamasını tercih ederdim. Fikret bana uzak bir karakter aslında. Benim yaşadığım bir karakter değil, ben çok farklıyım. Bilmiyorum bunu ne kadar gösterebiliyorum ama… Bana e-mailler geliyor, Bursa’dan, şuradan buradan: ‘Biz de aynı Fikret gibiyiz, oyununuzu izlemek istiyoruz’ diyorlar. Ben de onlara ‘Fikret gibi olmayın, ekim ayından itibaren çıkın dünyanızdan gelin İstanbul’a oyunu izleyin’ diyorum. Hayat Fikret gibi olmakla geçmiyor çünkü.”

“Doğru algılanmak istiyorum”
Yıldırımlar, özel hayatı konusunda bir hayli ketum. 11 yıllık evli ve eşi de kendisi gibi tiyatrocu olan Bülent Emin Yerer. Bir de 8 yaşındaki kızı Ada var hayatında. “Sabahın köründe kalkıp, dört saatlik bir uykuyla onu görmeye ve okula göndermeye çalışıyorum. Genelde uykusuz geçiyor günlerim. Her çocuk gibi beni daha çok yanında görmek istiyor ama alıştı artık. Olabildiğince olmayan zamanlarımı onunla geçirmeye çalışıyorum.”
Son olarak, “Bana verilen roller ölçüsünde hep farklı işler yapmaya çalıştım bugüne kadar” diyor başarılı sanatçı ve ekliyor:”Doğru algılanmak istiyorum. Doğru yerde doğru mesleği yaptığım konusunda soru işaretlerim var. Çünkü herkes her şeyi yapabilir bu ülkede. Özellikle 80 sonrası kültürde, ya da kültürsüzlüğün ortasında; çok sorgulamamak, her şeyi hemen kabul etmek ve benimsemek gibi bir şey oluyor. Böylece bir eleştiri durumu da olmuyor. Eleştirmiyorlar, tartışmıyorlar her şeyi hemen kabul ediyorlar.”


BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Haziran 2007

Her şey 'kar taneleri' için



Güzide Öncü Eroğlu’nun, kurucusu ve ortaklarından olduğu merkezde engelli çocuklara özel eğitim veriliyor. Bu eğitimin bir bölümü devlet tarafından karşılandığından Öncü Hanım, engelli çocukları olan ailelerin çocuklarını böyle merkezlere getirip, özel eğitim aldırmalarını istiyor…


Ümraniye’nin ara sokaklarından birinde altı katlı bir bina: İstanbul Kartanesi Özel Eğitim Rehabilitasyon ve Psikolojik Danışma Merkezi. Çeşitli engel gurubundaki çocuklara özel eğitim veren bir merkez burası. Binadan içeriye girer girmez önce rengarenk duvarlar çarpıyor gözümüze sonra da duvarda çerçeveletilmiş bir şiir. Aziz Nesin’in “Çocuklarıma” adlı şiiri:“Dalga mı geçiyor düşler mi kuruyorsun/Öyle sonsuz sınırsız düşler kur ki çocuğum/ Düşlerini som somut görüp şaşsınlar/Böyle bir dalgacı daha dünyaya gelmedi desinler/Dünyada yapılmamış işler çoktur çocuğum/Derlerse ki bu işler bir şeye yaramaz/De ki bütün işe yarayanlar/İşe yaramaz sanılanlardan çıkar.”

Aileden eğitimci
Diğer dört kişiyle birlikte merkezin kurucularından olan Güzide Öncü Eroğlu ile buluşuyoruz burada. Önce kendi hikayesini sonra da bu merkezin kuruluş hikayesini anlatıyor bize. İçinin güzelliği yüzüne vurmuş insanlar vardır ya hani. İşte o da onlardan…1978 doğumlu Öncü Hanım. Öğretmen bir anneyle, sosyal hizmet uzmanı bir babanın tek çocuğu. Adana’da doğmuş ama 1981 yılında babasının işi nedeniyle İstanbul’a gelmişler. İlkokul, ortaokul ve liseyi İstanbul’da bitirdikten sonra, Bursa Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nde okumuş. Ardından Marmara Üniversitesi’nde yüksek lisans ve halen devam eden doktora. 2005 yılının mayıs ayında açılan bu merkezin hem kurucularından hem de merkezin işletme, yönetim, tanıtım gibi işlerini de o yürütüyor. Ayrıca Haliç Üniversitesi’nde öğretim görevlisi.

Çocukluktan gelen sevgi
Öncü Hanım, ailesinden dolayı çok küçük yaşlardan beri yardım hizmetlerinin içinde olduğunu söyleyerek başlıyor sözlerine. “Daha yedi yaşındaydım, ilkokula gidiyordum. Henüz babamın yaptığı işi bile tam olarak bilmiyordum. Sınıfımızda iki kardeş vardı, ikisi de Çocuk Esirgeme Kurumu’ndan geliyordu. Annem bana kocaman bir beslenme çantası hazırlardı ve ben de her defasında beslenmemi onlarla paylaşırdım. İlkokul boyunca en yakın arkadaşlarım o iki kardeş oldu hep.” Sonra lisede okuduğu yıllarda da görme engelli bir kızla arkadaş olmuş Öncü Hanım. Arkadaşları kızarmış ona ‘niye hep onunla samimisin, ne buluyorsun onda’ diye. “Ama şimdi o kör arkadaşım Hukuk Fakültesi’ni bitirdi ve şu anda Amerika’da master yapıyor” diye anlatıyor bize gururla. Ailesinden bahsederken gözlerinin içi parlıyor Öncü Hanım’ın. Hele de annesini anlatırken… “Annem çok hassas ve duyarlı bir insandı. İlkokul öğretmeniydi ve sınıfındaki engelli çocuklara hep özel ilgi gösterirdi. Beni de böyle yetiştirdi. Annemin bazı davranışları, öğütleri benim geleceğime, mesleğime, kariyerime etki etmiş demek ki. Aileler çocuklarına toplumda herkesin aynı statüde ve eşit şartlarda olmadığını, bazılarına yardım etmemiz, destek olmamız gerektiğini anlatmalılar.” Evet, belki o zaman daha yaşanılası bir yer olur bu dünya değil mi?

Babasının kızı
Öncü Hanım’ın babası Kahraman Eroğlu, yaklaşık otuz yıldan beri sosyal hizmetlerin bütün kurumlarında çalışmış. Son yedi yıldır da Sosyal Hizmetler Kurumu İstanbul İl Müdürlüğü yapmış. Babası sayesinde hayatının hep sosyal hizmetlerde geçtiğini söylüyor. “Her anneler gününde, her yılbaşında, bayramda sabah sekizde çocuklarla sofraya otururduk, iftarı yaşlılarla beraber açardık. Benim ailem hep onlardı. Hala görüştüğüm yaşlılar, Çocuk Esirgeme’den kızlar var. Bu bayram yine onlarla birlikteydik. Hayatımda hep vardı sosyal hizmetler ama galiba beni asıl bu işe yaklaştıran başka bir olay oldu.” Sonra da bize kolay kolay unutamayacağımız hüzün dolu bir hikaye anlatıyor…

Ekrem’in hikayesi
Öncü Hanım’ın yaşamında bir çocuk var ki, belki de böyle bir merkez açmasında en çok rol oynayan kişi o. Ekrem’in hikayesini dinlerken ondan, yaşama baştan yenik başlayan bir çocuğun acısını içimizde hissediyoruz…“Bundan iki yıl önce yaz tatilinde her gün sabahtan akşama kadar Bahçelievler Çocuk Esirgeme Kurumu’na gidiyordum. Orada Ekrem adlı 4 yaşında bir çocuk vardı. Salonun en kuytu ve karanlık köşesinde bir yatak ve içinde parmaklıklardın bakan özürlü bir çocuk düşünün. Yatağın yanına yaklaşınca kötü bir koku geliyordu burnunuza. Kas erimesine yakalanmıştı, ayrıca birçok hastalığı vardı. Konuşamıyordu Ekrem, makineye bağlıydı ve serumla besleniyordu. Bütün gün o demir parmaklıkların arkasından koğuştaki diğer çocukları seyrediyordu. Onu gördükten sonra her gün onun yanına gitmeye başladım. İki ay boyunca elimde kitaplarla, oyuncaklarla her gün Ekrem’in yanına gidiyor, ona kitap okuyordum. Hayatımda gördüğüm en güzel ve en anlamlı gözlere sahipti Ekrem. İlk yanına gittiğimde bana kinle ve nefretle bakan çocuk, bir zaman sonra sevgiyle bakmaya başladı. Hatta sonraları yanına gidip onu öptüğümde sevinç çığlıkları atıyordu. Ama herkes biliyordu fazla yaşamayacağını, ben de biliyordum. Ve iki ay sonra öldü Ekrem.” Son cümle güçlükle çıkıyor ağzından. Uzun bir sessizlik oluyor birden. Hani bazı anlar vardır ya, ne söyleseniz yersiz kaçar, eksik kalır. Kelimelerin kifayetsiz kaldığı anlar yani… İşte öyle bir an yaşıyoruz karşılıklı. Sessizliği ilk bozan Öncü Hanım oluyor: “Belki de onu hayatında öpen, koklayan, ona dokunan tek insandım. Eğer onu bir gün bile mutlu edebildiysem, güldürebildiysem bu bile yeter bana.”

Her şey düşünülmüş
Hüzünlü havayı biraz dağıtmak için olsa gerek bize merkezi gezdirmek istiyor Öncü Hanım. Seve seve kabul ediyoruz hemen. 650-750 çocuk kapasiteli bu merkez şu anda İstanbul’un en büyük rehabilitasyon ve özel eğitim merkezi. Altı katlı bir bina burası. Fizyoterapi Salonu, Seramik Atölyesi, Resim Atölyesi, Müzik Atölyesi, İş Uğraşı Atölyesi, Spor Salonu, Oyun Odası, Bilgisayar Odası gibi birçok bölüm var merkezde. Müzik Atölyesinde özellikle duyma engelli çocuklara ritm yoluyla özel eğitim veriliyor. Ayrıca duyma engelliler için özel yalıtımlı bir oda var. Tüm sınıfların kapılarındaki camlarda dışarıdan  ailelerin çocuklarını görebilmeleri için pencereler var. Çocuk içeriden dışarıyı göremiyor ama anne, dışarıdan çocuğun ne yaptığını, eğitimini, öğretmenle ilişkisini görebiliyor. Dolaşırken bir yandan da Öncü Hanım bize bilgi veriyor:”Aslında burada amacımız bilgisayar, resim, seramik, müzik atölyeleriyle çocuğun beyninin her alanına hitap etmek. Özellikle oyun ve sanatla eğitim vermeye çalışıyoruz. Özel eğitime ihtiyaç duyan çocuklar genelde çok inatçı oluyorlar, onların doğru frekanslarını yakalamak biraz zaman istiyor. Aileler hemen sonuç almak istiyor ama bu konuda biraz sabırlı olmaları gerekiyor.”
Öncü Hanım’la konuşurken aklımıza bir soru takılıyor. Neden kar tanesi koymuşlar acaba bu merkezin adını?  “Gökyüzünden yağan kar taneleri nasıl birbirinden farklıysa, hiçbiri diğerine benzemiyorsa, hepsinin nasıl farklı bir beyazlığı varsa işte bizim çocuklarımız da öyle. Her biri bir diğerinden farklı bir engel gurubunu temsil ediyor. Her biri diğerinden daha beyaz daha temiz. İşte bu yüzden kar tanesi.” Ne diyelim, bir isim bu kadar mı yakışır bir yere ve o yerdeki çocuklara!

Aileler yeterince bilinçli değil
Bu işin içinde biri olarak bazı olumsuzluklara da dikkat çekiyor Öncü Hanım. Ülkemizde sağlığa yeterince önem verilmediğinden yakınıyor. Özellikle engelli çocukların kendini birey hissetmesi, önemli olduğunu düşünmesi için aile dışındaki eğitimin önemini vurguluyor. “Bu çocukların büyük bir bölümü bilinçsizlik yüzünden dünyaya geliyor. Aileleri hep utanıyor bu çocuklardan. Evin en karanlık ve kuytu köşesinde yaşıyorlar, fazla hareket alanları yok. Hep azarlanarak, kısıtlanarak, baskı altında büyüyorlar. İşte bizim amacımız burada ona değer verildiğini, önemsendiğini hissettirmek. Gerçekten çok güç bir iş bu aslında, ailelere de fazla kızmamak lazım. Bunun eğitimini bilmediğin sürece çocuğa sosyal uyumu veremezsin. İşte bu noktada özel eğitimin önemi ortaya çıkıyor.”
Öncü Hanım’ın en büyük şikayeti ailelerin bu merkezle ilgili yeterli bilgi sahibi olmaması. “Biz Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı özel bir okuluz. Bu çocukların özel bir eğitime ihtiyaçları olduğu için, SSK ve Emekli Sandığı’na bağlı ailelerin çocukları haftalık sekiz saat ücretsiz eğitim alabiliyor. Ayrıca hiçbir sosyal güvencesi olmayanların da böyle bir hakkı var. Devlet karşılıyor bu eğitimin bedelini. Eğer sekiz değil de on saat gelirse çocuk, kalan iki saatin ücretini ödüyor aile sadece. Ailelerin tek yapması gereken engelli çocuklarına ait, devlet hastanelerinden aldıkları raporlarla çocuklarını bize getirmeleri. Gerisini biz hallediyoruz”

Aile planlamasının önemi
Sohbet sırasında söz dönüp dolaşıp aile planlamasına geliyor. Bu konuda da oldukça dertli Öncü Hanım.“Ben hala Türkiye’de yeterince aile planlamasına önem verilmediğini düşünüyorum. Bu konuda tüm kurumlar elinden geleni yapmalı. Kampanyalar başlatılmalı çünkü korkunç bir hızla doğurganlık devam ediyor ve bir şekilde bunun önüne geçilmesi lazım. Mesela özürlü çocukların neden doğduğu anlatılmalı, kan bağının, akraba evliliklerinin sonuçları anlatılmalı. Sivil toplum örgütleri bu konuda harekete geçmeli.” Evet ne yazık ki endişelenmekte çok haklı Öncü Hanım değil mi? Bu yüzyılda hele bizim gibi yüzünü batıya dönmek isteyen bir ülkede hala akraba evliliklerinin, ve bundan kaynaklanan sakat doğumların ne kadar fazla olduğu düşünülürse. Elini taşın altına sokacak kadar cesur ve iyiliksever bu harika kadına “İyi ki varsınız” diyerek veda ederken son sözleri çınlıyor kulaklarımızda: “Bir özürlü köyü kurmak isterdim. Tatil köyü gibi bir yer mesela. Nasıl böyle bir merkez kurmak bir hayalse benim için ve nasıl gerçekleştiyse, kim bilir belki bu da gerçek olur?”
Dışarıda kuru bir ayaz var sanki az sonra kar yağacakmış gibi. Keşke yağsa ve elimizi uzatıp bir kar tanesine dokunsak usulca. Bir yerlerde kar tanelerini mutlu etmek için çalışan insanları düşünsek sonra.  Sahi şehrinize yılın ilk karı düştüğünde havada uçuşan kar taneleri size bir şey hatırlatmayacak mı?




BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Aralık 2005

17 Aralık 2011 Cumartesi

Işık sahilini boyayan kadın

Işık Dere Erkal, yaşadığı yeri aydınlatan, çirkinlikleri güzelliklere dönüştüren kadınlardan. Ve onun gibiler sayesinde renkleniyor bu dünya.

Balıkesir’in Burhaniye ilçesine bağlı şirin bir tatil yöresindeyiz. Ören, Edremit Körfezinin kıyısında, Kaz Dağları’nın karşısında, adeta saklı bir cennet. Havanın sıcaklığına rağmen , denizden gelen tatlı bir imbat karşılıyor bizi. Buralarda duvarları ve trafoları boyayan  bir kadın olduğunu öğrendik ve hemen düştük yollara. Işık Hanım’ın evine giderken bindiğimiz taksinin şoförü rengarenk boyanmış trafoları göstererek “Bakın” diyor “Ne güzel çiçek açmış değil mi duvarlar?”
Ören’de Ankara’lı bir kadın… TED Ankara Koleji mezunlarından. Onu buralara kuvvetli bir rüzgar sürüklemiş aslında: Aşk rüzgarı.  Aşık olduğu adamın peşinden gelmiş ve yerleşmiş Ören’e. Adı gibi ışıklı bir kadın Işık Dere Erkal.

Maceracı bir ruh
Henüz ortaokula gittiği yıllarda, ailesi Ören’de bir yazlık almış ve her yaz buraya gelmeye başlamışlar diğer Ankara’lı arkadaşlarıyla birlikte. Ama asıl hikaye yıllar sonra başlamış. Gazi Üniversitesi Resim Bölümü’nde okurken bir kız arkadaşıyla birlikte İstanbul’a gidiyoruz diyerek, sırt çantalarını alıp atlamışlar trene. Işık Hanım’ın maceracı ruhu rahat durmamış ve yolda aniden karar vermiş Ören’deki yazlık eve uğramaya. Yıl 1978, aylardan şubat ve hava buz gibi soğuk. Ama olsun demişler kışın da güzeldir oraları. Trende yaşlı bir adamla tanışmışlar. Adam Burhaniye’de bir avukatın yanında çalıştığını söylemiş ve bir şeye ihtiyacınız olursa çekinmeden beni arayın demiş. Eve gelmişler gelmesine ama anahtar yok. Hemen çözüm bulunmuş. Banyonun camı kırılarak girilmiş eve. Ertesi gün akıllarına gelmiş tabii camı kırdıkları ve taktırmaları gerektiği. Hemen o trende tanıştıkları yaşlı adamın çalıştığı yere uğramışlar. “Meğer orası Halil’in yani sonradan eşim olan adamın hukuk bürosuymuş. Eşimin yanında çalışıyormuş o yaşlı adam. Küçücük bir yer iki tane yabancı kız gelivermiş bürosuna. Hemen yardım etti tabii. Ben değiştiririm camınızı dedi. Neyse gittik eve, o cam değiştiriyor ben arkadaşımla fotoğraf çekiyorum. Çok güzel bir gün batımı var o sırada onu fotoğraflıyorum. Sonra birden dedim ki arkadaşıma, ayıp oldu galiba çocuk avukat, gelmiş camcı gibi bizim camı takıyor. Ama Halil hayatından çok memnundu o anda.”

Öğretmenlik ve annelik
Böylece tanışmış, yaşamının yönünü değiştirecek adamla. Ertesi yaz ailesiyle birlikte tekrar yazlık eve gittiklerinde çoktan başlamış aşkları. Ankara’dan, ailesinden ayrılmak kolay olmamış ama en çok da ikizi Ufuk’tan ayrılmak zor gelmiş ona. Üstelik tek yumurta ikizi onlar. İlk evlendiği yıllarda hemen resim öğretmenliğine tayini çıkmış Işık Hanım’ın. İlk öğretmenliği Burhaniye’de bir ortaokulmuş. Ama o kadar az derse giriyormuş ki Işık Hanım sıkılmaya başlamış bir süre sonra. “İyi ki sıkılmışım, sıkılmalı ki insan bir şeyler ortaya çıkarsın. Sıkılınca daha yaratıcı oluyorsunuz. Büyük şehirlerde yolda harcadığınız, işte harcadığınız, insanlara harcadığınız zaman, küçük yerlerde tamamen size kalıyor. Vakit kalınca da kendinizi sorguluyorsunuz. Örneğin o küçük ortaokulda öğretmenlik yaparken o kadar çok vaktim kalıyordu ki, hep farklı bir şeyler yapmak için kafa yoruyordum.” Derken oğlu Murat gelmiş dünyaya. “Oğlumla hep oyunlar oynadım ben. Her zaman birlikte öyle güzel bir dünyamız ve arkadaşlığımız oldu ki onunla, hala devam ediyor. O, babasının mesleğini seçti, avukat oldu ama bir sanatçının bakış açısına, dünya görüşüne sahip.”

Değişik bir ilham
Sadece öğretmenlik yapmak tatmin etmiyormuş onu. Yaratıcı olmasından kaynaklanan hep bir şeyler yapma isteği varmış içinde. Bu arada resim yapıyor, sergiler açıyormuş kendisi gibi ressam olan ikizi, Ufuk Dere Hamuroğlu ile birlikte. Alevi ve Türkmen kadınlarının kullandıkları eski geleneksel başlıklar ile ilgili, bir resim sergisi açmış önce, Burhaniye’ye bağlı Tahtakuşlar köyündeki Etnografya Müzesi’nde. Sonra da deve başları ve at aksesuarları. Resim yapmak için hayli sıra dışı konular değil mi? Ama Işık Hanım da öyle sıradan bir insan değil zaten. Bir gün Burhaniye çarşısındaki küçük bir saraç dükkanına giriyor. At malzemeleri satan bir dükkan yani. O dükkanda adeta büyüleniyor Işık Hanım. “İçeriye bir girdim yerde, post kesmek için değişik aletler, makaslar, at nalları, rengarenk cam boncuklar, püsküller. Büyülendim… Müthiş bir ilham geldi orada ve deve başları ve at aksesuarları resimlerim yani tam otuz adet tablom o küçük dükkandan çıktı işte. Başka birisine kolay kolay ilham vermeyecek şeyler bana veriyor işte” Bir de eskiye düşkünlüğü ile açıklıyor bunu. Üstünde bir yaşanmışlık, bir tarih, bir anı olan eşyaları çok seviyor. Küçüklüğünde de böyleymiş. “Küçükken mesela beyaz bir ayakkabı alınırdı bana, ben onun üstünü toprakla eskitmeye çalışırdım. Şimdi anlıyorum bunun nedenini.”

Resim dersi ve İbrahim Tatlıses
Artık ortaokul iyice tatmin etmemeye başlamış onu ve Burhaniye Lisesi’ne geçmiş Işık Hanım. “Sınıfı ve sınıf düzenini hiç sevmem. Çocuklar bir sırada öyle kıpırdamadan kırk dakika oturmamalı, gezebilmeli bana göre.  O zamanlar resim atölyemiz vardı. Önce atölyeyi rengarenk boyadım. Resim derslerini mutlaka müzik eşliğinde yapardım hep. Yıl sonundaki resim sergilerini mutlaka açık havada, parklarda, bahçelerde düzenlerdim.”
O yıllara ait çok güzel bir anısı da var. Anlatırken hala kahkahalarla gülüyor. “Kırk beş kişilik bir sınıfta ders veriyorum. Öyle yaramaz bir sınıf ki, bir de mecburi seçmişler resim dersini. Çok haylazlar, gürültü yapıyorlar. Derse başladık, yine müzik çalıyorum ben. Öğrenciler tutturdular resim yaparken İbrahim Tatlıses çalalım diye. Kasetini de getirmişler. Halbuki ben sözlü müzik çalmıyorum, klasik müzik ya da enstrümantal müzik çalıyorum hep. Önce direndim olmaz diye. Ama öyle ısrar ediyorlar ki. Sonunda dayanamadım kabul ettim. İbrahim Tatlıses çalmaya başladı ve sınıfta çıt yok. Hepsi önlerindeki kağıtlara hem resim yapıyorlar hem şarkıya eşlik ediyorlar. Hepsinin yüzünde bir gülümseme, öyle konsantre olmuşlar ki, ben gülmemek için dudaklarımı ısırıyorum ders boyunca.”

Emeklilik yılları
Aradan yıllar geçiyor ve emeklilik günleri gelip çatıyor. Emekli olunca ilk seneyi, “ne güzel pazartesi iş yok”la geçiriyor Işık Hanım. Sonra başlıyor yine etrafına bakınmaya ne yapabilirim diye. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Burhaniye şubesinde isteyen öğrencilere ücretsiz resim dersi vermeye başlamış önce. Sonra da o öğrencilerle beraber Ören’in trafoların boyamaya karar vermişler. Burhaniye Belediyesi onlara gerekli boyayı ve malzemeyi sağlayınca, onlar da başlamışlar duvarlara çiçek açtırmaya. Sonra Burhaniye Belediyesi’ne bağlı, Kadın Platformu Kültür Evi’nin açılmasına ön ayak olmuş. Kadın platformundaki diğer kadınlarla birlikte, belediyenin verdiği, eski, pis kokulu bir arıtma tesisi olan binayı önce bir güzel temizlemiş, boyamış, bahçesini düzenlemiş ve harika bir kafe yapmışlar. Burhaniye’li kadınlar orada kendi yaptıkları el işi eşyaları satıyorlar şimdi.  Ama bütün bunlar yetmemiş Burhaniye Belediyesi’nin sanat danışmanlığını da üstlenmiş Işık Hanım. Şimdi de yöredeki eski bir zeytinyağı fabrikasına el atmış durumda. Bu defa elindeki sihirli değnekle, bu eski taş binayı güzelleştirmeye ve Ören’e bir sanat galerisi kazandırmaya çalışıyor. Bitmek bilmeyen enerjisiyle her yere yetişmeyi başarıyor yani.

Trenler ve istasyonlar
Trenlerin öyle ayrı bir yeri var ki Işık Hanım’ın hayatında. Tren yolculuklarını çok seviyor bu çocuk ruhlu kadın. Küçükken ikiziyle birlikte Ankara’dan trene binip yolculuğa çıkarlarmış sık sık. Trene bir de isim takmışlar: Kırmızı tren. Ama onu bir tren gibi değil de arkadaşlarıymış gibi kabul etmişler. Mesela geç geldiğinde küserlermiş trene. İşte bu yüzden de yıllar sonra Burhaniye’deki otobüs duraklarını tren istasyonu şeklinde tasarlamış ve yaptırmış Işık Hanım. En büyük hayali ise yine trenlerle ilgili. “Edremit’ten İzmir’e kadar tren yolları olsa otoyol yerine. Turistler buradan atlayıp trene sahil boyunca, pencereden dışarıyı seyrederek İzmir’e gitseler mesela, ne güzel olurdu.” Kim bilir belki de şimdi bu hayalini gerçekleştirmek için kolları sıvar. Düşünsenize Ege’den Akdeniz’e bütün kıyıları dolaşan, gökkuşağı renginde, çiçekli trenlerin olduğunu!

Küçük yerde yaşamak
Işık Hanım’ın evinin terasında, Ören’in serin imbatına karşı oturmuş sohbet ederken, konu dönüp dolaşıp küçük yerde yaşamaya geliyor. Biz büyük şehirlerin karmaşasında nefes alıp verenler, böyle küçücük bir yerde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu merak ediyoruz tabii. Kendi elleriyle yaptığı kayısılı keki ikram ederken anlatıyor bir yandan da.
“Burası boş bir sayfaydı benim için. Küçük yerde dostluklar da çok farklı. Eline karneni veri veriyorlar burada. Daha sen kem küm ederken bir de bakmışsın ki, ikmale kalmışsın. Küçük yerde yaşamak daha zor aslında. Eğer senin için iyi ya da kötü diyorlarsa onun peşine düş, doğrudur. Her şeyinle tanınıyorsun çünkü. Yaptığın en ufak bir hatanın cezasını ödüyorsun. Büyük yerlerde yaşayanlar tam olarak anlayamaz bunun ne demek olduğunu.”

Yaşama sanatı
Hiçbir zaman, keşke buraya gelmeseydim, Ankara’da kalsaydım ya da büyük şehirde yaşasaydım dememiş Işık Hanım. “Ben Paris’te de olsam Ören’de de olsam aynıyımdır” diyor. “Herkes yaşadığı yerin kıymetini bilsin bir defa. Kadınlara önerim şu. Hiç çekinmeden içlerindeki o güzellik neyse onu bulup çıkarsınlar. Mesela tiyatrocu olmak istemiş hayatı boyunca ama olamamış. Bu saatten sonra artık olamam diyor. Ne biliyorsun? Çık sahneye ve oyna. Hayatta hep sahnede ol. Kötü bir şey gördüğünde şikayet edeceğine üstüne git, değiştir. Duvarın rengini mi beğenmedin, al eline fırçayı boya. Herkes kendini mutlaka sorgulamalı ben ne yaptım, ne işe yarıyorum bu dünyada diye. Herkes mutlaka bir şeyin ucundan tutmalı.”
Işık Hanım’ın yanından ayrılırken merak ediyoruz, acaba bu yazıyı okuyup da, ellerine boyalarını, fırçalarını alıp yaşadıkları yerleri çiçeklendiren, renklendiren başka kadınlar da çıkacak mı diye?


BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Ağustos 2005

Kıyıköy'den insan manzaraları

Nasıl gidilir, nerede kalınır, nerede ne yenir konulu bir gezi yazısı değil bu. Bu bilgiler pek çok yerde var zaten. Biz daha derin analizler yapacağız, bir kısım yurdum insanıyla ilgili. Kıyıköy insanlarıyla güzel çünkü. Hoş insansız da güzel ama konumuz bu değil şimdi.

Ne baktınız...
Kıyıköy’e adım atar atmaz önce bir pansiyon arayışına giriyoruz. Hayır, tabii ki rezervasyonumuz yok. Macera bu ya! Saatler neredeyse gece yarısını gösteriyor ve biz bir pansiyonun önünde durup “Seni seçtim Pikachu” diyoruz önce. Pansiyon sahibi bizi karşılıyor ama sarhoş amcam. “Ne baktınız?” diyor, pek de gülücük dağıtmayan bir suratla. “Şey biz üç oda istiyoruz, kem ve de küm” şeklindeki sayıklamalarımızla bizi baş başa bırakıp yukarıya çıkıyor. 5 dakika sonra geliyor tekrar yanımıza. “Oda fiyatı 40 TL, parayı peşin alırım, işinize gelirse”… Şaşkın şaşkın bakışıyoruz öyle İstanbullu gözlerle. “Tamamdır” diyoruz, şimdi kim kalkıp başka pansiyon arayacak gecenin bu saati.
Odaya eşyaları bırakıp açlıktan guruldayan midemizi sevindirmek için, gidip bir şeyler yiyelim diyoruz. Böyle küçük yerlerde gün erken biter, gece erken çekilir, ışıklar söner. Yani genelde öyle olur. Ama burası Kıyıköy. Sokaklar ışıl ışıl, herkes dışarılarda… Bir de köy meydanında düğün var, gümbür gümbür. Ne eğlenceli yere gelmişiz yahu!
Neredeyse her 10 metrede bir bakkal var ve hepsinde içki satılıyor. Neyse biz sahilde bir balık restoranının olduğunu öğrendik, oraya gitmek istiyoruz. Bakkala soruyoruz önce “Biz sahile inmek istiyoruz, hangi yoldan gidelim?” diye. Cevap: “Neden?”
Şaşırıyoruz ama ikinci sorudan sonra geçiyor şaşkınlığımız. Bu defa “Siz kaça kadar açıksınız?” diye sorduğumuz bir diğer bakkal “Niye sordun?” diye cevap verince, anlıyoruz ki, buralarda soruya soruyla karşılık vermek adetten.

Cankurtaranlar düğünde
Ertesi sabah, kahvaltı saati… Bir gözlemeci var tam çay bahçesinin karşısında. İçeri girip iki gözleme istiyoruz. Dükkandaki teyze “Ama ben şimdi yalnızım dükkanda, yapamam evladım” diyor bütün samimiyetiyle. Ne yapalım, gözleme yemeyiveririz biz de. Bari gidip gazete alalım bakkaldan diyoruz. Saat sabah 10:00, ama gazeteler henüz gelmemiş. “Ne zaman gelir?” diye soruyoruz bakkal amcaya. “10’da gelir, 11’de gelir, 12’de gelir, ama gelir” diyor gülerek… Çok sevimliler çook…
Deniz müthiş dalgalı. E, ne de olsa Karadeniz, şakası yok yani. Her yaz boğulanlar oluyormuş. Belediye plaja girişte araçlardan 5 TL alıyor ama plajda cankurtaran bile yok. İki kişi denizde boğularak öldü biz oradayken. Bu gezinin en tatsız anısıydı kuşkusuz. Ama yemek yediğimiz restoranda bu durumu garsona anlattığımızda, sevimli garsonumuz plajda çalışan iki cankurtaran olduğunu iddi etti. Biz ısrar ettik, cankurtaran falan yoktu diye. O zaman durdu, düşündü ve bombayı patlattı: “Hah, tamam ya, düğün vardı ya köyde, cankurtaranlar düğüne gitmiştir”. Nasıl yani demeyin, öyle işte…
Olaya son noktayı gece yarısı sokaklarda turlayan (ama kendi hallerinde, kimseye zarar vermeden) bir grup genç koyuyor. Yaşları henüz 15-16. İçlerinden biri diyor ki arkadaşına, o sevimli Trakya şivesiyle: “Daha bir gece bilmem ki ayık yatayım”… Budur.
Hepsi güler yüzlü, neşeli, rahat, komik insanlar… Kafaları her daim güzel. Ayrıca balığı da en az insanları kadar lezzetli Kıyıköy’ün. Manzarası muhteşem, havası temiz, tatili ucuz… Gidin, görün, neşelenin biraz. Bir başka rengine daha tanık olun bu zengin coğrafyanın. Ve öyle kolay kolay ümidinizi kesmeyin bu toprakların insanından…

BİRGÜL KOPUZ - 19 Ağustos 2009