15 Şubat 2012 Çarşamba

Bir Masal Değildi 12 Eylül

Bu Kalp Sizi Unutmasın!


(Başlarken Not: Bu yazı Kasım 2009'da, Show tv'de yayınlanan ve kısa bir süre sonra yayından kaldırılan 'Bu Kalp Seni Unutur mu' adlı dizi vesilesiyle yazılmıştı... 12 Eylül darbe rejiminin kendini en vahşi haliyle somutlaştırdığı, 'Türkiye'nin Auschwitz'i olarak anılan bir cehennemde, Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar ilk kez gelmişti ekranlara bu diziyle... Yaşananların belki de yüzde 10'u bile değildi anlatılanlar ama o kadarı bile yetmişti işte... Dizi yayından kaldırıldı... Hatırlamakta, hatırlatmakta fayda vardır belki...)


“Yıllar geçse de üstünden / bu kalp seni unutur mu / kader gibi istemeden / bu kalp seni unutur mu / bir hasretlik yüzün vardı / içinde bir hüzün vardı / söyleyecek sözün vardı / bu kalp seni unutur mu / anlamı yok tüm sözlerin / sensiz geçen gecelerin / yaşanacak senelerin / bu kalp seni unutur mu”

Fikret Kızılok sevenler iyi bilirler bu şarkıyı. Sıkı parçadır. Damardır. Şimdilerde bir diziye adını verdi. İzliyorsunuzdur umarım, herkes izliyordur…

78 kuşağı dediğimiz, şu anda 50’li yaşlarını sürenlerin hikayesi aslında. Tek istediği daha insanca, daha özgürce yaşamak olan; 68’li abilerinin ablalarının izinden giderek, “Başka bir dünya mümkün” diyen o idealist ve romantik kuşağın hikayesi…

40’lı yaşlarını sürenler; gözler hafif nemli, dudaklarının kenarında acı bir gülümseme ve derin iç çekişler eşliğinde izliyordur belki diziyi. 30’lu yaşlarını sürenler; hayal meyal hatırladıkları bir masalı dinler gibi… 20’li yaşları hiç saymıyorum… Onlar için bir çeşit bilim-kurgu bile olabilir!

Bazı sahneleri izlerken, “Yok artık, bu kadarı da olur mu?” diyeceksiniz belki. Demeyin. Daha fazlası da oldu çünkü bu topraklarda. Çok daha fazlası… Olur da birazcık merak ederseniz eğer, o dönemle ilgili yazılmış nice roman, nice şiir, nice anı, nice araştırma kitapçı raflarında bekliyor sizi. Ama şimdi üşenirsiniz google’layıp da bulmaya… Biraz ipucu vereyim en iyisi: ‘12 Eylül’ yazınca epey bir şey çıkıyor…

Bazılarına unuttuğu kelimeleri yeniden hatırlatacak bu dizi, hatta kokuları, renkleri, insanları… 80’li yılların sadece vatka, perma, walkman, havlu çorap, Dallas ve ‘Big in Japan’den ibaret olmadığını anımsatacak …  Bazı evlerde dayanılmaz acılar yaşandığını, kavganın ve davanın aşktan önce geldiğini, korkunun bulaşıcı bir şey olduğunu… Köşebaşındaki simitçinin sadece bir simitçi olmadığını ya da… (şimdi her köşebaşında simitsarayları, simitköşkleri var neyse ki!)

Siz çocukken, mahalledeki abilerin ablaların yavaş yavaş  ortadan kaybolduğunu fark ederek meraklandınız mı hiç? Örneğin size okumanız için ‘Küçük Prens’i ya da ‘Küçük Kara Balık’ı hediye eden, o yeşil parkalı abi nereye kayboldu diye sordunuz mu annenize? Ya da karşı apartmandaki uzun siyah saçlı, güzel abla. Hani bir gün saçınızı okşayıp, “Çabuk büyüme olur mu, çocukluğun tadını çıkar” diyen… İşte o abla da artık mahallede görünmez olmuştur bir gün… Sahi o güzel insanlar toplanıp nereye gittiler bilen var mı?

Peki bu genç insanlara bu kadar acıyı çektirenler kimdi? Onlar da bizim gibi insandı işte… Zavallı küçük insancıklar… Birisi çoktandır elde fırça, resim yapıyor… Belki işkencede ölen bir çocuğun da resmini yapmıştır gizli gizli, kim bilir? Ya da yaşını büyütüp, darağacına gönderdiği başka bir çocuğun… Ya diğerleri? Onca zulme, onca işkenceye ortak olanlar. Bu karanlık filmin yardımcı oyuncuları. Onlar hesaplaştılar mı kendileriyle dersiniz? ‘Ben nasıl bir insanım?’ sorusuna yürekli bir cevap verebildiler mi hiç? Mesela çocuklarının saçını okşarken, bir yumruk gelip dayandı mı hiç boğazlarına? Babasız bıraktıkları onca çocuğu, çocuksuz bıraktıkları onca babayı anımsayarak…

O karanlık günlerde, yurdun dört bir yanındaki karanlık odalarda yaşanan büyük acılar, işkenceler, ölümler… İntihar süsü verilen cinayetler… Vatan, millet, Sakarya nutukları… Biraz şanslı olup da o karanlık odalardan kurtulmayı başaranların, sonrasında yaşadıkları ağır travmalar… Bu kalp sizi unutur mu? Unutmasın, ne olur unutmasın…  Hesap sormak için değil, ondan geçtik çoktandır; sadece aynı acıları bir daha yaşamamak için hiç olmazsa.

Bilirsiniz belki, Almanlar okullarda sürekli, Nazilerin Yahudilere yaptığı kıyımı anlatır dururlar öğrencilere…  Niye peki, çok mu salak Almanlar? Sadece tarihlerinde bir kara leke gibi duran o vahşeti, yeni kuşaklara aktarıp, unutturmayıp, bir daha tekrarlanmasını engellemek istiyor olabilirler mi?

‘Bu Kalp Seni Unutur mu’da anlatılanlar hiçbir tarih kitabında yok ne yazık ki! Sadece o günleri yaşayanların hatıralarında saklı… Kuşaktan kuşağa aktarılsın yaşananlar… Aktarılsın ki, kimse bu topraklarda öyle acılar çekmesin bir daha!

Ve kimse bir yerlerde yaşayan, devlet korumasındaki ressamı, tonton bir dede olarak hatırlamasın…

BİRGÜL KOPUZ / Kasım 2009

6 Şubat 2012 Pazartesi

Büyükdere: Büyürken Anlayamadığım Büyüyünce Anlatamadığım Aşk

İlk misket oynadığın, dizini kanattığın ve bu yüzden ilk tokadını yediğin, ilk âşık olduğun, acı çektiğin, Katina Teyze'nin evinde ilk muz likörünü içtiğin, anneni  atlatarak o meşhur Piyasa Caddesi'nde sevgilinle buluştuğun, okuldan kaçtığın, ilk balık tuttuğun, sandalda şarap içtiğin, yağmurda sırılsıklam ıslandığın,  gerçek dostluğun ne demek olduğunu anladığın, ilk terk edildiğin ve sokaklarında büyürken yaşamı  öğrendiğin bir yeri nasıl anlatırsın?

Belki de şuradan başlamak lazım; yıllardır değişmeyen bir Büyükdere klasiğinden… Yaz akşamları, hava kararmaya yüz tuttu mu, delikanlılığa ve genç kızlığa ilk adım atanlar Piyasa Caddesi'nde şöyle bir salınarak yürürlerdi. Hani şu, 'konuştuğun biri var mı', 'kiminle çıkıyorsun' diye sorulan zamanlarda... Henüz mektupla haberleşmek "yok artık, daha neler" değilken... Kız arkadaşınla kol kola piyasa yaparken karşılaşırsın 'beğendiğin çocuk'la ve bir not tutuşturuverilir eline mesela. Sokak lambasının altındaki banka oturup kalbin deli gibi çarparken notu okumaya çalışırsın, ellerinin teri mürekkebi dağıtır, okuyamazsın...



Yıllar önce bu akşam piyasalarının nasıl olduğunu da çocukluk ve gençlik yıllarını Büyükdere'de, Kocataş Yalısı'nda geçiren Yusuf Mardin şöyle anlatır: "Piyasa Caddesi'nde akşam gezmesi için süslenmiş bayanların yürümesi çoğunlukla saat beş buçuk gibi başlar; Sarıyer iskelesinden Büyükdere iskelesine kadar gidilip dönülürdü. Ama bu gezintiye çıkmadan önce, bayanların ayna karşısında saatlerce süren bir özenle süslenmesi, hazırlanması gerekirdi.(...) Özellikle Beyaz Park adlı su üstünde yükselen gazino önünde mola verilir; bunun bitişiğindeki deniz hamamından suya balıklama atlayan genç vücutların bakır teni garıp bir özlemle seyredilir ve hamamın az açığında demirli ahşap duba üzerinde yatan gençlerin bacaklanndan süzülen suların denize akışı bile gözden kaçmazdı. (...) İnsan Piyasa Caddesi'ndeki gezici  satıcıların "Taze fıstık", "Sıcak mısır", "Beykoz'un cevizi", "Helvam kıtır","Kavak inciri" gibi seslerini duymasa, batan güneşin gönle damlattığı derin hüzünle, daimi bir ayrılık türküsünün esiri olurdu. (...) Akşama doğru Posta'nın Büyükdere iskelesine yaklaşması, dönüşe geçme zamanının geldiğine işaretti". (...)


İskeleye doğru yürürsün düşüne düşüne... Denize inen merdivenli sokaklarda büyüyen çocukların neden hep deli deli olduğunu, neden hep düşler kurduğunu düşünürsün belki. Sen, sahilde Sadberk Hanım Müzesi'nin önünden geçerken, îlk gençlığin de senin önünden geçer salına salına... Biraz ileride okuduğun lise vardır. Denize bakan sınıflarında, hep cam kenarında oturup hayaller kuran; hep imkânsızı isteyen, hemen şimdi isteyen gri formalı o kız gelir gözünün önüne... Bir gün ilk kez âşık olur o kız esmer bir delikanlıya. Bir kış günü okuldan dönerlerken kulağına aşkını fısıldar delikanlı, sadece kendisinin bildiği büyük bir sırdan bahseder gibi. Tam o sırada Danişment sokağındaki Rum kilisesinin (Ayia Paraskevi) bahçesinden geçiyorlardır ve delikanlı usulca öpmüştür burnundan kızın. Kilisenin papazı görmüştür olanları uzaktan ve göz kırpmıştır delikanlıya gülümseyerek. Yıllar sonra aynı kilisede, bir arkadaşının çocuğunun vaftiz törenine katıldığında, aynı papazı görüp nasıl sevindiğini anımsarsın...

Sonra biraz daha geriye gidersin, küçük bir kız çocuğunu anımsarsın bu defa, babasının elinden tutmuş Yaprak Açık Hava Sineması'na gidiyordur, küçük adımlarını babasınınkilere uydurmaya çalışarak. Cici Kızlar'ın filmini izliyordur, yıllar sonra o anları olanca netliğiyle anımsayacağını bilemeden... Bir eli babasının elinde, diğer elinde boş gazoz şişesi... Ama farkında değildir küçük kız, o sıralar ağabeyler, ablalar birbirini öldürmektedir sokaklarda. Daha güçlü olan başkaları ise hepsini. Babasının okuduğu gazetedeki ölüm fotoğrafları gölgeler çocuk mutluluğunu. Sorduğu tüm sorular yanıtsız kalır. Hiç Fruko içemeden mi ölür o ağabeyler, ablalar?

Efkarlanırsın birden bunları hatırlayınca. Ama olsun balık pazarı şuracıktadır nasıl olsa, gider mevsimine göre  balık alırsın, biraz da roka. Kurarsın çilingir sofrasını Boğaz'a karşı. Ya da olmadı binersin vapura, verir elini Anadolu Kavağı... Ancak Boğaz'da yaşayanlar bilir, her canın istediğinde vapura atlayıp karşı kıyıya geçebilmenin ne demek olduğunu. Vapur kıyıdan uzaklaşırken, güvertede lodosa karşı oturur, balıkçı teknelerinin üzerinden uçan martılara ve tam karşıda denize dokunarak batan güneşe bakarsın... İşte o anda üstünden geçen bulutlar gibi dağılır, geldiği gibi birden çeker gider efkarın; yerini, "Yaşamak güzel şeymiş be" cümlesine terk ederek...

1929 yılında Şirketi Hayriye, İstanbul Rehberi'ne verdiği ilanda şu cümlelerle anlatır "Vapur Zevki"ni: "Kimi iyi yemek yer, kimisi çok yemiş sever. Kimi de güzel giyinmış olmaktan hoşlanır. Bazı zevat da vapur hayatından, vapur yolculuğundan zevk alır. Şirketi Hayriye vapurlarından birine bindi mi keyiflenir".

Evinde televizyon olanlarda toplanılıp diziden sonra yapılan tatlı sohbetler, her gelen kolayca girebilsin diye asla kilitlenmeyen kapılar, îskele dondurmacısında sıkılmadan beklenen uzun kuyruklar, açık hava sinemalarının tahta iskemlelerinde çekirdek çitleyerek izlenen filmler, Beyaz Park'ta seyrettiğin Beyaz Kelebekler, Urcan'da Zeki Müren... Şimdi bunları anımsıyorken böyle bir bir; sanki başka bir dünyadan, uzak bir diyardan, unutulmayan bir aşktan bahseder gibi... Acaba dersin, gazoz kapağı ve misket oynayan, meyveleri ağaçlardan toplayıp yiyen, hava kararmadan ve annesi on defa seslenmeden asla eve girmeyen, aşktan önce dostluğu öğrenen son çocuklar mıydık biz?

BİRGÜL KOPUZ - Cumhuriyet Dergi - 25 Nisan 2004


NOT: Bu yazı tam 8 yıl önce yazılmış ve Cumhuriyet gazetesinin pazar ekinde yayınlanmıştı. Sanki yeterince anlatamamışım gibi, şimdi olsaydı çok daha başka anlatırmışım gibi... O zaman öyle anlatmışım... Belki, sonra da başka türlü anlatırım, kim bilir! Onu da beğenmem sonra bir daha anlatırım... Çünkü şunu biliyorum ki, Büyükdere'yi hep anlatacağım ve nereye gidersem hep özleyeceğim... 

29 Ocak 2012 Pazar

Bana yeniden dizi izleten adamlara dair...

Kadınlar da Behzat Ç sever!


Yeni bir fenomenimiz var: Bir Ankara polisiyesi Behzat Ç kendisi… Her ne kadar bir erkek dizisi gibi görünse de aslında fanatiği pek çok kadın da var. Bu satırların yazarı da onlardan biri. (Ne Ankaralıyım ne de deniz olmayan yerde yaşayabilirim üstelik)
Pazar akşamları kimselere randevu verilmiyor, dizi saati yaklaştıkça bünyeyi acayip bir sevinç ve heyecan dalgası sarıyor. Yaşamayan bilemez, fena yani… 
Peki nedir bu diziyi bu kadar vazgeçilmez kılan?


İyi senaryo, başarılı yönetmen ve şahane oyunculuk şeklinde özetleyebiliriz kısaca belki. Ama yeter mi? Yetmez… Behzat Ç’ye yetmez.


Biraz ortalama zekanın üstünde izleyici istiyor bu dizi. Göndermeleri anlamak, ince esprileri kavramak, verilen ipuçlarını havada kapmak gerekiyor.  Sonra, ‘HES ne abi’, diye soran Harun’a yaptığı gibi, ‘Biraz gazete oku la’ diye azarlayabilir sizi de komiserim. Kadına karşı şiddet, çocuk tacizleri, faili meçhuller, ırkçılık, derin devlet hepsi ince ince eleştiriliyor bu dizide. Ama öyle mesaj verir gibi değil, gayet doğal. Çaktırmadan. Anlayana.
Diziden maksimum düzeyde zevk alabilmek için en azından Ercüment Çözer ve Muhsin Başkan karakterlerinin gerçek hayatta kimlere tekabül ettiğini anlaycak kadar siyaseti takip etmek, işlenen ırkçı cinayetle unuttuğumuz Festus Okey’in hatırlatıldığını kavramak gerek. Yakında Ergenekon’a da dokundururlarsa şaşmamak gerek.


Geçtiği yerde travmalar bırakan komiser Behzat, mahallenin bitirim delikanlısı Harun, aynı gömleği ve yeleği aylarca giyebilen Hayalet, gizemli akbaba… ‘Keşke böyle bir abim olsaydı’ dedirten Şevket, her eve lazım Şule, dünyanın en cilveli savcısı Esra ve diğerleri… İnsan bu dizide figüranları bile seviyor yahu!


Behzat Ç’yi seyrederken, onlarla oturup bira içerek geyik yapmak ve hayata sansürsüz küfretmek isteği sarıyor insanı. Bu topraklarda bolca yetişen ‘ergen erkek’ muhabbetine dahil olmak. Böyle adamların karısı, kızı, sevgilisi değil arkadaşı olmak eğlencelidir çünkü. Ötekisi çok yorucu ve hırpalayıcı olabilir şu üç günlük dünyada.


Telefonları ‘Ha’ diye açan, ‘İyi misin’ diyene ‘Saçma sapan konuşma la’ diyen bir adam Behzat Ç. Hem mağdur hem mağrur bir adam.  Sevgisi hoyrat, öfkesi keskin, neşesi eksik… Ama yine de sevilesi bir adam. Nedenleri var çünkü, altı boş değil.


Ondandır birbirine hiç benzemeyen üç kadının Behzat’a aşık olması. Solcu ve aktivist bir öğretmen, bir savcı ve bir pavyon şarkıcısı. Tek ortak noktaları Behzat. Kırılma noktaları belki de.


Kadınlar böyledir, karmaşıktır, akıl almazdır. Gider olmayacak adamları severler, olmayacağını bile bile. Kimi zaman ‘Ben onu değiştiririm’ inadıyla, kimi zaman ‘Onun içindeki çocuğu sevdim’ duygusallığıyla. Bazıları da, yaralı adamları sever özellikle. Sanırlar ki, o yara kapanır çok severlerse, öpüp okşarlarsa. Ama kapanmayan yaralar da var işte hayatta, yarasını her gün yeniden kanatan Behzat gibi adamlar da var.
Neyse uzun sözün kısası kadınlar da Behzat Ç sever. Hem de çok sever!


BİRGÜL KOPUZ - Nisan 2011


ÖNEMLİ NOT; Bu yazı yazıldıktan sonra Behzat Ç'de epey değişiklik oldu. Behzat'ın hayatındaki bazı kadınlar çıktı, yenileri girdi... Ama Behzat değişmedi... Hala sevdiği kadına 'Ben kimseyi aramam ki' diyecek kadar Behzat işte...12 Eylül'le hesaplaşacağız diyenlere küçük bir hatırlatma yapıldı... Cumartesi Anneleri'nin ellerinden öpüldü... "Bandista diye bir grup varmış baba, ne güzelmiş" muhabbetlerine sebep olundu...Bu ülkede anadili kürtçe olan ve sadece kürtçe konuşabilen insanlar olduğu hatırlatıldı... Mezarsız ölülerin, yerin altından çıkan insan kemiklerinin insan olmayan failleri tokatlandı... Travestilere yapılan zulüm unutulmadı... Demlenirken hep Neşet Ertaş dinlendi, Edip Cansever'in "derken karanfil elden ele"si dilden dile dolandırıldı... Ve evet yine bolca içildi, bolca küfredildi...Birileri de tuttu tüm bunlardan fena halde rahatsız oldu... Eh, fena mı oldu!

23 Ocak 2012 Pazartesi

Şizofreni

Kalabalığın ortasında tek başına

Zihni insana oyunlar oynayabiliyor bazen… Şizofreni diyorlar buna… Üstelik hastalar sadece hastalıklarıyla değil, toplumsal önyargılarla da savaşmak zorunda kalıyorlar… İşte tanıkları, tanıklıkları ve bilinmeyenleriyle şizofreni dosyası


“Mezardaki bir ölü gibi, bitkisel hayattaki biri gibi korkunç yalnız hissedebiliyorsunuz kendinizi. Çok özlem çekiyorsunuz, denize, güneşe, iyi bir hayata…” diyor birisi. “Sadece evsizlerin, kedi köpeklerin ortaya çıktığı saatlerde, karanlıkta sürekli yürüyordum. Geceye ait şeylerle arkadaş gibiydim: Yıldızlarla, ay’la… Onların iyi olduğunu, beni koruduğunu düşünüyordum. Çünkü güvenebileceğim hiç kimse yoktu” diyor ötekisi. Bir diğeri ise “Bu dünyada cenneti de cehennemi de yaşadım. Her şey gerçek dışı, fakat şizofreni gerçek” sözleriyle anlatıyor zaman zaman onları içine çeken sonsuz karanlığı, kalabalıklar içindeki yalnızlığı, o uzak bilinmeyen ülkeye yapılan ve hep yorgun dönülen uzun yolculukları… Onlar şizofreni hastaları… Toplum tarafından çoğunlukla “deli” diye damgalanan, uzak durulan, korkulan… Ama eğer içlerinden biriyle, sadece biriyle konuşabilseydiniz, siz de fark ederdiniz onların da tıpkı bizim gibi korkuları, sevinçleri, üzüntüleri olduğunu… Tıpkı bizim gibi umutlar beslediklerini görürdünüz gelecek güzel günlere dair… Ve insanca yaşamak gibi, sevmek-sevilmek gibi, bir iş bulup çalışmak gibi, evlenip çoluk çocuğa karışmak gibi yani çoğumuzun hayalleri gibi hayaller kurduklarını anlardınız… Basit, insanca, anlaşılır hayaller…
 “Biz Siz Onlar” adlı bir belgesel izledik önce. Bu belgesel sayesinde tanıştık Yasemin’le, Erkan’la, Orhan Bey’le ve diğerleriyle… Ve onları siz de tanıyın istedik. Deli deyip geçtiğimiz, saldırgan deyip korktuğumuz, iş vermediğimiz, dışladığımız bu insanların bu toplumda var olma ve insanca yaşama mücadelelerine siz de tanık olun biraz…

Bizim görmediğimiz şeyleri görüyor, duymadığımız sesleri duyuyorlar
Şizofreni (Schizophrenia)’nin kelime anlamı akıl bölünmesi. Hastalığın sebebi tam olarak bilinmese de, uzmanlar beynin işleyişindeki bir takım bozukluklardan kaynaklandığını belirtiyorlar. Hastalıkta genetik faktörler oldukça önemli. Özellikle biyolojik bir yatkınlık varsa, koşullar bu yatkınlığın su üzerine çıkmasına neden olabiliyor. Burada koşullardan kasıt, ailenin tutumu, kişinin yaşadığı güçlükler, hayatta karşılaştığı sarsıntılar, travmalar…   
Şu anda Türkiye’de üç yüz elli bin civarında şizofreni hastası olduğunu öğreniyoruz, konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz, Prof. Dr. Alp Üçok’tan. Hastalıkla ilgili bakın neler anlatıyor bize Üçok: “Bütün kronik hastalıklar gibi, yani yüksek tansiyon, şeker hastalığı, kalp yetmezliği, astım gibi, tedaviyle kontrol altına alınabilen bir hastalıktır şizofreni. Yine bütün kronik hastalıklarda olduğu gibi hastalığın alevlenme ve yatışma dönemleri oluyor. Şizofreninin alevlenme dönemlerinde özellikle düşünce ve algı bozuklukları görülüyor. Hastalar olup biteni doğru algılamakta zorlanıyor, halisünasyonlar olabiliyor.” Yani bizim görmediğimiz şeyleri görüyor, bizim duymadığımız sesleri duyuyorlar. Aslında hiç var olmayan görüntüleri ve sesleri… Bu alevlenme dönemlerinde bazı hastaların hastanede yatmaları gerektiğini öğreniyoruz Prof. Dr. Alp Üçok’tan. Tedavi edilirse bir gün de sürebiliyormuş bu dönem, bir hafta da… Ama alevlenme döneminin ardından gelen yatışma döneminde hastalar yaptıklarının yani bize garip gelen davranışlarının bir hastalık belirtisi olduğunu kabul ediyorlar yani Üçok’un deyimiyle, “Bu konuda bir iç görü kazanıyorlar”.

Genetik yatkınlık
Şizofrenide ailevi yükün etkisi olduğunun altını çiziyor uzmanlar. Yani annede, babada şizofreni varsa çocuğun hastalığa yakalanma riski, toplum ortalamasına göre 10-12 kat artıyor. Kardeşlerden birinde varsa, diğer kardeşte görülme olasılığı olmayanlara göre sekiz kat daha fazla. “Bunlar ciddi rakamlar” diyor Prof. Dr. Üçok ve ekliyor: “Bir de anne karnında yaşanan bazı talihsizliklerin etkisi oluyor. Örneğin ağır bir beslenme bozukluğu, annenin bazı enfeksiyon hastalıklarına yakalanması gibi. Tüm bunlar ileride mesela otuz sene sonra o çocuğu şizofreni hastalığına daha yatkın hale getirebiliyor.” Bir de bu biyolojik yatkınlığın üzerine sevdiklerini kaybetmek, işten atılmak, göç etmek, madde kullanmak gibi ek bir takım faktörler de eklenirse bunlar hastalığı tetikleyebiliyor.

Şizofreniyle yaşamak
Peki şizofreninin tam olarak tedavisi mümkün mü? Tedavi olan hastaların ne kadarı iyileşebiliyor, normal hayatını devam ettirebiliyor. Yine söz Üçok’un: “Kabaca hastaların üçte birinin tam iyilik haline yakın bir hayat sürdüğünü, üçte birinin orta derecede kayıp yaşadığını söyleyebiliriz. Kayıp derken, mesela polis ya da öğretmense eğer hasta, işini yapamıyor ama başka bir işte çalışabiliyor. Hastaların yüzde kırk kadarı ise kendi işini kendi yapamayacak kadar kayıp yaşıyor. Ama çok iyi öğretmenlik yapan, doktorluk yapan, avukatlık yapan hastalarımız da var. İşin tuhafı iyi durumda olup çalışan insanlar ne yazık ki hastalıklarını saklamak zorunda kalıyorlar. Çünkü rahatsız oldukları bilinirse işini kaybetme, çevreden dışlanma gibi riskler olabiliyor.” Yani şizofreni tedavi edilebilen bir hastalık fakat tamamen iyileşme söz konusu değil. Onunla yaşamayı öğreniyorsunuz, tıpkı şeker hastalığıyla, yüksek tansiyonla yaşamayı öğrendiğiniz gibi. Ancak düzenli ilaç tedavisi ve terapiyle hastalığın belirtileri minimuma indirilebiliyor.

Duvarların önünde
Ne yazık ki, şizofreni hastaları düzelseler de toplumdaki ön yargılar yüzünden kimse onlara iş vermeye, onlarla dostluk kurmaya yanaşmıyor. Çünkü yüzyıllardır süregelen bir takım varsayımlar, önyargılar, efsaneler geçerli hala… “Şizofreni hastaları iyileşmez, çalışamaz, tehlikelidir” gibi… Belgesel sayesinde tanıdığımız Erkan da bu önyargıların kurbanı olanlardan. Çalışma isteğinin önündeki en büyük engel hastalığı Erkan için… O güne kadar edindiğiniz tüm bilgi ve beceriye, eğitiminize, birikiminize, deneyiminize rağmen bu hastalığın adı size bütün kapıları kapatıyor tek tek. İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun kapısını aşındırıyor Erkan yıllardır, tam 4 senedir iş arıyor. Ama hastalığını öğrenen kimse ona iş vermeye yanaşmıyor ne yazık ki. “Almışım elime bir balyoz vurdukça vuruyorum, vurdukça vuruyorum ama o duvarları yıkmak o kadar kolay değil” diyerek açıklıyor duygularını… O duvarları biz ördüysek eğer, yine bizim yıkmamız gerekmiyor mu?

Saldırgan değiller, korkuyorlar
Şu saldırganlık meselesine gelince… “Saldırgan değiller” diyor Prof, Dr. Haldun Soygür, “Sadece korkuyorlar, ürküyorlar”. Ve bir hastasının sözlerini aktarıyor toplumdaki olumsuz düşünce ve davranışların, şizofreni hastalarını nasıl bir yalnızlığa ittiğini anlatmak için: “Yalnız başına bırakılmış kırılgan bir benlik, kırılgan olarak kalır… Sadece ilaç tedavisi ve yüzeysel destek, bir başka insan tarafından anlaşılma duygusunun yerini asla tutamaz”…
Ve son söz yine Prof. Dr. Haldun Soygür’den: “Evet, şizofreninin görülme olasılığı yüzde bir ama kimin ne zaman, nerede böyle bir hastalığa yakalanacağı, piyangonun kime çıkacağı hiç belli olmaz.”
Şimdi gelin, şizofreni denilen o uzak ülkede yaşayanları biraz daha yakından tanıyalım… Tanıyalım ki; “İnsanlar bizden korkuyorlar ama bilmiyorlar ki, asıl biz onlardan korkuyoruz” diyen sesleri boşlukta yankılanıp kaybolmasın…



Yasemin Şenyurt

"Ben gittim, orada yaşadım ama şimdi buradayım"


Yasemin Şenyurt  27 yaşında. Ankara Üniversitesi Felsefe bölümünden mezun olmuş, ardından da ODTÜ’de felsefe mastırı yapmış. Üniversite son sınıfta okurken tanışmış şizofreniyle Yasemin. 14 yaşına kadar İstanbul’da, lise döneminde Alanya’da yaşayan Yasemin, üniversiteyi kazanınca Ankara’ya yerleşmiş. Okulun ilk yıllarında biraz içine kapanmaya başlamış ama ilk ataklar dördüncü sınıfta ortaya çıkmış. Bakın o günlerde neler yaşamış Yasemin…

Maskeli yüzler
İnsanların yüzlerinde maskeler görmeye başlamış önce, hatta annesinin yüzünde bile… Öyle ki annesinin yüzünü çekiştiriyormuş ikide bir. Annesi, kızının onu okşadığını, sevdiğini zannediyormuş ama Yasemin’in istediği annesinin yüzündeki maskeyi çıkarabilmekmiş sadece.  Hemen ailesiyle birlikte doktorda almışlar soluğu. İlaç tedavisi, psikoterapiler derken tedavi başlamış… O dönem okul kaydını da dondurmuş, bir dönem dinlendikten sonra tekrar devam etmiş okuluna. “Büyük bir yalnızlık yaşıyordum. Çünkü olup biteni toparlayıp anlatamıyordum kimseye. Beynimin içinden o kadar çok düşünce geçiyordu ki! An be an değişen düşünceler… Ben gittim, orada yaşadım ve şimdi buradayım” diye anlatıyor Yasemin o günleri…
Peki arkadaşlarından nasıl tepkiler almış acaba o günlerde: “Arkadaşlarım sorular soruyordu, “Neredeydin, ne yaptın?” diye. Bazılarına açıklıyordum, bazılarına bir şey söylemiyordum. Ama şu anda herkese açıklayabilirim mesela. Çünkü şunu öğrendim: Evet şizofreni hastasıyım ama bu benim yaşamama, üretmeme, mutlu olmama engel değil. İlaçları düzenli kullandıkça, tedaviye devam ettikçe, derneklerin de desteğiyle her şey yolunda gidiyor.”

Yazarak özgürleşiyor
Dernekler deyince Yasemin Ankara’daki Şizofreni Dernekleri Federasyonu’na gidip geliyor sürekli. Zaten annesi Nilüfer Hanım da, Yasemin’in hastalığından bu yana dernekte çalışıyor. Yasemin dernekteki pek çok faaliyete katılıyor. Resim yapıyor örneğin, tiyatro oyunları yazıyor ve oynuyor… “Burada bulunmak bana büyük bir mutluluk veriyor” diyor gülümseyerek ve ekliyor, “Arkadaşlarımla bu hastalığı paylaşıyoruz, birlikte çalışıyoruz, bir şeyler üretiyoruz. Bunlar bana çok iyi geliyor.”
Yasemin’in asıl tutkusu yazmak aslında. Hastalığından önce de yazıyormuş şimdi de yazıyor. Hatta belgeselde güzel bir espri yapıyor bununla ilgili: “Sait Faik yazmazsam çıldıracaktım demişti ya hani, işte ben çıldırdım hala yazıyorum”… Böylesine kendisiyle, hastalığıyla ve yaşamla barışık işte!
Yasemin şu günlerde kitap çıkarma telaşında. Daha önce yazdıklarıyla, son dönemde yazdıklarını kendi deyimiyle “şiirsel düz yazılar”ını bir kitapta toplamış ve siz bu satırları okuduğunuz sırada muhtemelen kitapçı raflarında olacak, “Mavi Çimenlerde Nefes Al” adlı kitabı.  

Bitmeyen aşk
Onu ayakta tutan, güçlü kılan, yaşama bağlanmasını ve gülümsemesini sağlayan şeylerin başında yazı geliyor… Bir de ailesi, arkadaşları ve aşkı… Büyük aşkı, Şervan… Ne bu beklenmedik anda çıkıp gelen hastalık ayırabilmiş onları ne de ayrı şehirlerde yaşamak. Yasemin ve Şervan tam 9 yıldır hiç kopmamışlar birbirlerinden. Her şeye rağmen bu zorlu yolda birbirlerine tutunarak ilerliyorlar. “Hayata katılmamda Şervan’ın, çok büyük emeği var” diyor gözleri parlayarak. Bir de hayallerinden bahsederken parlıyor güzel gözleri: “Ben çocukken hiç ağaca tırmanmadım mesela, ağaca tırmanmak istiyorum. Dalmak istiyorum, denizin altını görmek istiyorum. Bir de yazı yazmayı çok seviyorum. Yazı beni özgürleştiriyor.”

Yasemin’in kaleminden
Acımı çıkar
“Daha önce yaşandı, aşındı, aşıldı. O sebepsiz yere başka mevsime taşındı. Sandaletlerime biraz su koydum biraz... Biraz ne? Bu yaz genzimde. Heyecanını yitireceğine poliçeni yitir. Delir, delir aya bula kendini, ateşte pişir... Yeme kendini. Yeme ellerini. Seviş delirmeden son defa. Seviş, değiş... Bu şehre deniz taşırken yorulursan sana damacana getireceğim. Benimle oynama. Dama oynama. Zarı yutmuş gibi yap. Aç gözlerini yum avucunu, diren... Sen tüm aşılarını kendi kendine yapan terzi gibi, söküğümü dik, söküğünü dik gecenin. Dik başına iç ruhumu. Sarhoş etmezse seni, bana da içir. Acımı çıkar, yüreğimi sıvazla..”.


Nilüfer Girgin (Yasemin’in annesi)

“En büyük sorunumuz ‘damga’yla mücadele”

Kızına şizofreni teşhisi konulduğundan beri, onunla birlikte mücadele ediyor bu hastalıkla Nilüfer Girgin. Hep kızının yanında… Koşulsuz sevgisiyle, desteğiyle, varlığıyla… Bütün anneler gibi. Yasemin’in hastalığıyla birlikte kızının yanına Ankara’ya yerleşmiş Nilüfer Hanım her şeyi bırakıp. O gün bugündür de Ankara’daki Şizofreni Dernekleri Federasyonu’nda idari sekreter olarak çalışıyor.

Artık tedaviler çok başarılı
“Aslında çok da yabancı değildim bu hastalığa. Ağabeyim de şizofreni hastasıydı. Dolayısıyla bu hastalıkla yeni tanışan diğer hasta yakınlarına göre biraz daha soğukkanlı yaklaştım, biraz daha çözüm arayıcı oldum. Ama tabii ki yine de üzücüydü. Şunu düşündüm, teknolojiyle beraber tıpta da bir sürü gelişmeler var. Ağabeyimin tedavi olduğu dönemle şimdiki dönem arasında fark olacağını biliyordum. Hakikaten de öyle oldu. Çok iyi ilaçlar var şimdiki tedavilerde. Yasemin de, böyle doğru bir doktorla, doğru bir ilaçla tedaviye başladı. Ben çok şey yaptım diyemem aslında. Sadece Yasemin’e destek oldum, onu anlamaya onun yanında olmaya çalıştım. Ve bu yolda beraberce mücadele etmeye başladık.”

Cesaret ama nasıl?
Hastalıkla mücadele ederken en büyük sorunlarının “damgalanma” olduğunu söylüyor Girgin. “Zaman zaman kendi yakın çevrenizden bile olumsuz tepkiler görüyorsunuz. Anlatmaya çalıştık hala da çalışıyoruz. ‘Deli’ kelimesi ağzımıza sakız yaptığımız bir kelime. Bence sözlükten bile çıkarılmalı, çok yerli yersiz kullanılıyor çünkü. Biz damgayla mücadele ediyoruz evet, ama bir anda bütün olumsuzlukları silmememiz mümkün değil elbette. Öncelikle insanların bu hastalığı tanımasını sağlamalıyız, topluma anlatmalıyız şizofreniyi.”
İşte tam da bu damgalanma korkusu yüzünden pek çok hasta ve hasta yakını, hastalığı gizleme yoluna giderken, gerek Yasemin gerekse annesi Nilüfer Hanım, korkmadan, cesurca ortaya çıkabildiler. Biz öncelikle bu cesaretlerinden dolayı kutluyoruz tabii onları ve soruyoruz Nilüfer Hanım’a “Hiç korkmadınız mı olumsuz şeyler yaşamaktan” diye. “Birçok hasta yakını en yakın arkadaş çevrelerinin, bu hastalıktan dolayı onları dışladığını söylüyor. Bu da şizofreninin yeterince bilinmemesinden, insanların kafasındaki kötü imajdan kaynaklanıyor. Cesaret gerekmiyor mu, gerekiyor tabii. Ama nasıl bir cesaret? Ben çok cesurum şunu yaptım bunu yaptım demiyorum ama evladını seven biri zaten o cesareti onu dünyaya getirirken göstermiştir. Hele böyle bir hastalıktan sonra daha büyük bir cesaret göstermesi gerekiyor ailelerin. Yılmamaları gerekiyor.”

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Ocak 2008

RÖPORTAJ NOTU: Bu röportajı Ocak 2008'de yapmıştım... Doğan Dergi grubundaydım, hayatımda her şey kötü gidiyordu ve o ay 'en iyi röportaj' seçilmişti, 'Kalabalığın Ortasında Tek Başına'... İyi gelmişti, o kadar karanlıktan sonra...Derken bir telefon geldi Yasemin'den, "Kitabım çıktı" diyordu... Daha da iyi gelmişti, "Delirdim hala yazıyorum" diyen sesi hala kulaklarımda... 




17 Ocak 2012 Salı

Rutkay Aziz

“Hiçbir zaman rahat bir yaşam seçmedim kendime”


Kimisine göre Avrupa Yakası’nın çapkın Bülent’i, kimisi için hala Yer Demir Gök Bakır’ın Taşbaş’ı, Piano Piano Bacaksız’ın Kerim’i...  Ya da unutulmaz televizyon dizisi Geçmiş Bahar Mimozaları’ndaki o eski zamanların, incelikli aşkların kahramanı… Belki de sadece; Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerinde, Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan dizeler okuyan adam: Rutkay Aziz…

“Tüh Allah kahretsin”le başlayan oyunculuk
Rutkay Aziz İstanbullu. Çocukluğu ve ilk gençliği önce Şişli’de sonra Bakırköy’de geçmiş. Tiyatroya düşkün bir ailede yetişmiş. Ne yapar eder her Pazar mutlaka tiyatroya giderlermiş ailece. Ama o zamanlar henüz tiyatrocu olmak gibi bir düşü yokmuş Rutkay Aziz’in. İlgisini çeken tek şey siyasetmiş o yıllarda. Ta ki lisedeki felsefe öğretmeni kanına girene kadar… “Bakırköy Lisesi’ndeki felsefe hocam benim kaderimi değiştirdi diyebilirim. Bana yeni bir sayfa açtı. O sayfa da tiyatro oldu. Tiyatroya büyük bir tutkusu vardı ve beni de bir oyunda oynatmak istedi. Hiç öyle bir isteğim yoktu ama öyle bir korkuttu ki beni! ‘O zaman ben de seni felsefeden, psikolojiden ve sosyolojiden sınıfta bırakırım’ dedi. Ben de ‘Neyse verin de oynayayım hocam’ dedim.” Göç adlı bir oyunda büyükbabayı oynamış Rutkay Aziz. Tek bir repliği olan küçücük bir rolmüş. “Sadece ‘Tüh Allah kahretsin’ dediğim bir roldü. Ben de ‘Tüh Allah kahretsin’ diyerek kabul ettim rolü korkudan.” Ama o kadarla kalmamış. Başrol oyuncusu vazgeçince o rol Rutkay Aziz’e kalmış. Derken oyun liseler arası tiyatro yarışmasında ödül almış ve Rutkay Aziz için tiyatro büyük bir tutkuya dönüşmeye başlamış. “O anlamda felsefe hocamı her zaman sevgiyle anarım” diyor.

Ankara Sanat Tiyatrosu
Muhsin Ertuğrul’la, Beklan ve Ayla Algan’la tanışmak hayatını değiştirmiş, Arthur Miller’in “Satıcının Ölümü” adlı oyunundaki rolüyle aldığı ödül artık Rutkay Aziz’i tamamen tiyatroya bağlamış. “Tiyatro tutkusu giderek hayata daha bir demokrat, daha bir özgürlükçü, daha bir barışçıl bakmamı sağladı.” diyerek vurguluyor tiyatronun yaşamındaki önemini. Bu arada 1971 yılının eylül ayında AST’a (Ankara Sanat Tiyatrosu) geçmiş. AST’ın onun hayatındaki yeri tartışmasız çok büyük. “AST devrimci ve ilerici bir tiyatroydu ve ben orada siyasetimi de yaptım. O günden beri de yapıyorum. AST yalnız bizim için değil seyirci için de okullaşan bir tiyatro olma özelliğini gösterdi.” Geçtiğimiz 6 Aralıkta 44. yılını kutlayan AST üç defa kapatılmış, pek çok sorgulamadan geçmiş, oyuncular atılmış. Ama demokrasi kültürünün oluşması adına çok önemli bir sanat kalesi olduğunu düşünüyor Rutkay Aziz Ankara Sanat Tiyatrosu’nun.  AST’a girdiği günden bu yana orayla bağını hiç kopartmamış. “Kopartamam da” diyor ve ekliyor “Çünkü böyle bir hakkı görmüyorum kendimde. Tiyatro oyunculuğu biraz çıplak bir oyunculuk… Karşı karşıyasınız seyirciyle. Sinemada sizi başkası konuşabiliyor mesela. Dünyada bunun örnekleri çok az ama maalesef Türk sineması bunun üzerine kurulmuş. Burada trajik bir durum var aslında. Senin sesin bir kişiliktir. Başkası konuşunca olmuyor, olamıyor.”

Bizimkiler fenomeni…
Yer Demir Gök Bakır, Sis, Ada, Ölü Bir Deniz, Gizli Yüz, Piano Piano Bacaksız, Cumhuriyet, Kurtuluş… Bunlar oynadığı sinema filmlerinden bazıları. Sinemayla geç tanıştığını daha doğrusu sinemaya geç başladığını itiraf ediyor. “Sinemayla ilk buluşmam neredeyse 90’lı yıllarda, Zülfü Livaneli’nin Yer Demir Gök Bakır filmiyle oldu. Çok sevdim. İlk dizimiz de TRT’de yayınlanan Cahide’ydi. Ama çok çok tanınmam Bizimkiler dizisiyle oldu evet. 14 yıl boyunca devam eden ve çok izlenen bir diziydi Bizimkiler. Hani şimdi reyting mi diyorlar? Neyse o reyting sistemini hala çözmüş değilim.”
Onlarca sinema filmi, oyun, televizyon dizisi… Bunların içinden onun için çok özel olan, apayrı bir yere koyduğu bir tanesi var mı merak ediyoruz. Evet, zor bir soru ama yanıtı hazır. “Bir kere AST’ı ayırmak zorundayım her şeyden önce.  Sonra da Ziya Öztan’la çektiğimiz Cumhuriyet filmini. Mustafa Kemal rolünün benim hayatımda çok ayrı bir yeri var. Ziya o teklifi bana getirdiğinde karşılıklı titredik ‘Ne yapacağız’ diye. Korktuk. Ben ona hiçbir zaman sadece bir rol olarak bakmadım, büyük bir sorumluluktu çünkü. Gerçekten çok heyecanlandım, çok ürktüm. ‘Tamam, saçı boyayacağız, bıyığı form vereceğiz, lens takacağız ama bütün bunları yapalım bir görelim. Eğer içimize siniyorsa yola çıkalım, sinmiyorsa bitirelim. Sen hemen başka bir şey düşün dedim. Fotoğraflar çok önemliydi. Sigara içişi, kahve fincanını tutuşu, bakışı, duruşu… Emrederken bile teşekkür eden bir karakter.”

Aşka ve kadınlara dair…
Tiyatro, sinema, televizyon… Hepsi iyi hoş da, oyunculuğu geçip  biraz şöyle hayata dair konuşsak…Mesela aşk, kadınlar… Pek konuşmak istediği konular değil bunlar ama birazcık şansımızı zorlasak ne çıkar! “Öyle sık sık aşık olanlara hayranım. Bende hiç öyle bir yetenek olmadı. Aşık oldum tabii ama çok ender oldu demek istiyorum. Şöyle bir baktığımda yaşamıma, sayısı çok azdır.”Duvarları olan ve o duvarlardan başkalarının sızmasına izin vermeyen erkeklerden sanki. Bütün kibarlığına ve zarafetine rağmen hep biraz mesafeli durmanız gereken, hep biraz uzaktan sevmek ve sevilmek isteyen erkeklerden… Bu yoruma pek itiraz etmiyor aslında. “Evet, olabilir. Belki zaman zaman düşüncelerimiz bize o duvarları ördürüyordur. Hiçbir zaman çok rahat bir yaşam seçmedim kendime, hep sorumluluk duygusu vardı. Örneğin ben tiyatroya oyuncu olarak başladım ama daha 24-25 yaşlarında bir tiyatronun sorumluluğu bendeydi. 12 Mart darbesi olmuş, insanlar asılıyor ve AST ayakta durmak zorunda. Kendi oyunculuğumu düşünme hakkına sahip değildim. AST’ın sanat politikasını düşünerek oyun seçmek zorundaydım ama tüm bunları bir şikayet olarak söylemiyorum yanlış anlaşılmasın.”

Erkekler ağlamaz mı?
Aşktan, kadınlardan bahsederken bile konuyu yine ustalıkla tiyatroya getiriyor gördüğünüz gibi. Ama pes etmiyoruz kolay kolay. Biraz daha özel bir soruyla, bir adım daha ileri gidiyoruz hatta; “Hiç gözyaşı döktünüz mü aşk için?” diye sorarak…“Ha, yok ağlamam öyle” diyor önce. Sonra bir an durup düşünüyor ve değiştiriyor fikrini. Sanki bir şey anımsamış gibi. “Ama niye ağlamayayım ağladığım da oldu. Kendime kızdığımdan ağlamışımdır belki de. Erkekler ağlamaz derler ama ne ilgisi var. Bal gibi ağlar. İnsana dair hiçbir duygu, hiçbir durum yabancı değil bu hayatta.”
Bir de şu hayranlık müessesi var malum…  Onun payına neler düşmüş bakın; “Hayranlık diyorsunuz ya, bence kadınlar bunu hak edip etmediğinizi hemen anlıyorlar. Ola ki onun dünyasını yıkmışsanız, kepenklerini hemen kapatıyorlar. Eğer kadınları kazanamazsanız, hayatta hiçbir şey kazanamazsınız. Yaşamımda en büyük iltifatı nerede aldım biliyor musunuz? İzmir Kordon’da oturuyorduk arkadaşlarla. Hoş bir çift geldi yanıma. ‘Biz size hayran değiliz, sizi beğenmiyoruz, bırakalım bu lafları. Biz sizi ayrı bir yere koyuyoruz, iyi ki varsınız’ deyip gittiler. Hayatımda böyle bir iltifat almadım. Hayranlık bunu yanında o kadar boş kalıyor ki! Ama eğer sizi beğenen insanlar varsa daha bir ürkek, daha bir sorumlu olarak yaşamaya başlıyorsunuz, daha hatasız olmak istiyorsunuz.”

BİRGÜL KOPUZ / Seninle Dergisi - Ocak 2007


RÖPORTAJ NOTU: Bu röportaj, Çiçek Bar'da yapılmıştı... Çiçek Bar henüz Çiçek Arif'inken... Rutkay Aziz, ille de orada yapalım röportajı diye tutturmuşken... Öğleden sonra saat 3'te, 3 kahveyle güne başlamışken... 

16 Ocak 2012 Pazartesi

Küçükkuyu'dan Adatepe'ye

Islık çalan zeytin ağaçları...

Kuzey Ege'ye doğru yolculuk vakti şimdi... Küçükkuyu'dan Adatepe'ye... Zeytin ağaçlarının arasından bir görünüp bir kaybolan denizi, "Önde zeytin ağaçları arkasında yar" diyen şairi ve İda dağında oturan eski tanrıları selamlayarak yollara düşme vakti...

Mitolojide güzellik tanrıçası olarak bilinen Afrodit’in Hermes’le aşk yaşadığı, yine mitolojik kahraman Paris’in güzeller güzeli Helena’ya aşkını sunduğu İda (Kaz) Dağı’nın eteklerindeki küçük, şirin bir kıyı kasabasındayız, Küçükkuyu’da…“Balık denizde doğar, Küçükkuyu’da ölmek ister” miş… Böyle diyorlar buralarda.
Küçükkuyu Çanakkale’ye bağlı; denizi, balığı, temiz havası, şifalı suları, taş binaları ve bir de zeytinyağıyla ünlü şirin mi şirin bir yer… Zeytinyağı demişken; dünyanın en nefis, düşük asitli ve kendine has güzel kokulu zeytinyağının bu bölgede yetişen zeytin ağaçlarından çıktığını da hatırlatalım hemen. 
Deniz kenarındaki küçük, sevimli pansiyona çantaları bırakıp etrafı dolaşmaya çıkalım diyoruz. Pansiyonun sahibi İstanbul'dan kaçıp buralara gelmiş ama bir sorunu var; çok canı sıkılıyor... "Kim bilir ne güzeldir buralarda yaşamak" diyoruz, "Ama çok sıkıcı" diyor... "Kışın da bir başkadır, değil mi" diyoruz, cevap gülüşümüzü donduruyor: "Herkes gidiyor, çok sıkıcı, in cin top oynuyor" Canı sıkılan adamı kaderiyle baş başa bırakarak sokaklara vuruyoruz kendimizi...

Adatepe Zeytinyağı Müzesi
İlk durağımız “Adatepe Zeytinyağı Müzesi”. Türkiye’deki zengin zeytincilik kültürünü yaşatıp gelecek nesillere aktarmak amacıyla kurulan özel bir müze burası. Doğa tutkunu üç arkadaş önce Adatepe köyüne yerleşmeye sonra da eski bir fabrikayı restore ederek müze haline getirmeye karar vermişler. Müzede, eski zeytinyağı presleri, zeytin toplama gereçleri, çeşitli taşıma ve saklama kaplarının yanı sıra, zeytin tanesinin ağaçtan soframıza geliş serüveni tarihsel süreç içerisinde sergileniyor. Ayrıca geleneksel usulde zeytinyağlı sabun yapım tekniği de anlatılıyor. Kısacası yaşayan bir müze burası… Müzenin bahçesinde küçük bir dükkan çekiyor hemen dikkatimizi. Bu sevimli dükkanda yörede üretilen zeytinyağları özel şişe, kutu ve ambalajlarda satılıyor. Ayrıca dükkandan el yapımı zeytinyağlı sabunlardan ve size Adatepe’yi anımsatacak çeşitli hediyelik eşyalardan da satın alabiliyorsunuz. Müzenin girişinde ve dükkanda satılan hediyelik eşyaların çoğununun üzerinde güzel bir eski zaman kadınının resmi var. Adatepe’nin sembolü olmuş neredeyse bu güzel kadın. Adı Refika....  

Refika’nın hikayesi
Adatepe Köyü’nde 19.yüzyıl sonu ve 20.yüzyıl başında Refika takma adıyla bir Rum güzeli yaşarmış. Köyün Rum ve Türk cemaati arasında çok sevilen Refika, hem güzel hem de çok neşeli bir kızmış. Düğünlerde şarkılar söyler, çok da güzel dans edermiş. Refika’nın güzelliği ve iyilikseverliği Adatepe Köyü’nün yanı sıra çevre köylerde de dillere destanmış. Özellikle zeytin zamanı Refika’nın çalıştığı tarlalarda köylüler hem zeytin toplar hem de Refika’nın şarkılarını dinlermiş. 1.Dünya Savaşı’na kadar iki cemaat Adatepe Köyü’nde barış içinde birlikte yaşamış ama savaş tüm Anadolu’da olduğu gibi Adatepe Köyü’ne de felaketler getirmiş. Savaşla birlikte köyün Rum ve Türk cemaatleri arasında önceleri soğukluk daha sonra da karılıklı çatışmalar baş göstermiş. Tüm bu kargaşaya rağmen Refika yine de Türkler arasında sevilmeye devam etmiş ancak, ne var ki savaş sonunda Türk ve Yunan hükümetleri arasındaki anlaşma sonucunda Refika da diğer Rumlarla birlikte köyü terk edip, Yunanistan’a yerleşmek zorunda kalmış. Refika’nın köyden ayrılışı Türkler arasında büyük bir üzüntüye yol açmış. O gittikten sonra bile onun adına türküler yakılmış ve her fırsatta, özellikle düğünlerde onun türküsü okunup, onun adına danslar edilmiş. Bu gelenek Adatepe Köyü’nde hala devam etmekte.

Adatepe Köyü
Artık kıyıdan ayrılıp yavaş yavaş yukarıya, Adatepe Köyü’ne doğru yola çıkalım diyoruz. Şakacı Nisan da peşimizde... Çekingen bir yağmur, ardından güneş, sonra yine yağmur...Öylece hep birlikte dolanıp duruyoruz sokaklarda işte!  Adatepe, Küçükkuyu’dan arabayla beş dakikalık mesafede. Çınar ağacının altındaki köy kahvesinde biraz soluklanıyoruz önce... Sokakta pek insan yok... Hayalet şehir sanki. Kediler, köpekler, tavuklar... Böylesi daha güzel mi ne!  Yukarıya doğru yürürken sol tarafımızda kalıyor Hurmalı Kahve... Tahta tabelada silinmeye yüz tutmuş 'sıcak şarap bulunur' yazısı... Kapının önünde unutulmuş ya da terk edilmiş bir tahta sandalye... Ve tuhaf bir sessizlik... İnsanda ıslık çalma isteği uyandıran bir sessizlik...
Köy, SİT alanı ilan edildiği için, evler de koruma altında. Bu yüzden de evler eski haline sadık kalınarak restore edilebiliyor. Köyde yöre halkından çok, özellikle İstanbul ve diğer büyük şehirlerden yerleşen insanlar yaşıyor.
Aylaklık yapa yapa akşamı ettik işte! Artık güneş batmak üzere… Edremit Körfezi’ni seyrederken tepeden, anlıyoruz neden eski tanrıların buraları mekan seçtiğini… Bu gece biz de buradayız, orası anlaşıldı çoktan. Ama önce şu güneşi bir batıralım... Sıcak şarap da vardı değil mi nasıl olsa! Muhabbet edecek güzel insanlar... Bir de uzaktan gelen tanıdık bir ıslık sesi...
Sahildeki pansiyonda kaldı eşyalar... Varsın kalsın, arada bir iyidir böyle küçük haytalıklar... Eşyaların başka yerde, sen başka yerde kalırsın... Eşyalara bağlanmamayı öğrenirsin belki biraz... Hayatı basitleştirmeyi... Ama kafandan o soruyu atamazsın bir türlü; pansiyondaki adamın canı sıkılıyor mudur hala? 
Buralara bir daha gelmek lazım... Sonra bir daha... Küçükkuyu'dan Adatepe'ye doğru tekrar yürümek yürümek... Islık çalarak, ıslık çalan zeytin ağaçlarını dinleyerek...

BİRGÜL KOPUZ - Mayıs 2007

13 Ocak 2012 Cuma

Deniz Çakır

“Hayatın içinde Deniz, anladı ki sözler çok gereksiz!”


Sevilen dizi “Yaprak Dökümü”nde Ferhunde olarak izliyoruz onu… Şeytani bir zekaya sahip, güzel bir kadın. O şeytani zekasını kimi zaman başkalarının kuyusunu kazmak için kullansa da, bazen kendisine de zarar verebiliyor. Ama her şeye rağmen sevilen, beğenilen “kötü”lerden o... Belki “Hiçbir kötülük sebepsiz değildir” sözünü hatırlattığından, belki de yeri geldiğinde pişmanlık da yaşayabilen, erdemli de davranabilen bir “kötü” olduğundan… Ferhunde’ye hayat veren Deniz Çakır’la Ferhunde’yi, şu “iyilik-kötülük” kavramlarını, oyunculuk serüvenini, yaşamı ve aşkı konuştuk…

Zeynep’lerin uğuru
31 Aralık 1981’de Ankara’da doğmuş Deniz Çakır. Çocukluk yılları ve öğrencilik hayatı Ankara’da geçmiş. Ayrancı Süper Lisesi’nde okurken bir gün bir tiyatro oyununa gitmiş ve hayatının akışı bambaşka bir yönde değişmiş o günden sonra. Gelin şimdi o günlere götürsün bizi Deniz Çakır: “Tiyatroyu çok severdim, tek başıma oyunlara giderdim. Bir gün yine bir oyunda Zeynep Eronat’ı izledim sahnede. Öyle etkilendim ki, oyundan sonra yerimden kalkamadım. Kendimi sahnede onun yerine koyarak izlemiştim oyunu ve inanılmaz heyecanlanmıştım. İşte o an ‘ben sahnenin öbür tarafındaki insan olmalıyım’ dedim kendi kendime.”
Önceleri imkansız gibi gelmiş ona tiyatrocu olmak. Çünkü onun gözünde tiyatro sanatçıları o kadar yüksek bir mertebedeymiş ki! Ama kafasına koymuş bir kere ve başlamış sınavlara hazırlanmaya. Kurslar, dersler derken o dönem bir başka Zeynep girmiş hayatına. “Çok enteresandır, benim tiyatro konusunda bir Zeynep serüvenim var… Bana tiyatrocu olacağım dedirten Zeynep Eronat’tır, beni konservatuvar sınavlarına hazırlayan hocam Zeynep Aytek’tir. Ve ben konservatuvardan mezun olurken, hazırlayıp sınava soktuğum öğrencim de Zeynep Yalçın’dır.”

Ver elini İstanbul
Kendine çok güvensiz olarak girdiği konservatuvar sınavını kazanmış Deniz Çakır. “Kendi içimde öyle büyük bir savaş veriyordum ki! Yaprak gibiydim ama onlar bana ağaç gibiydin dediler. İlk rüyam gerçek oldu böylece.” Konservatuvarda okurken İstanbul’a gelmek, hele de dizilerde oynamak gibi bir düşüncesi hiç yokmuş başarılı oyuncunun. Tek derdi tiyatroymuş, Ankara’da tiyatro yapmak… Ama sonra seçeneklerin azlığı karşısında fikri değişmeye başlamış yavaş yavaş… “Oyunculuk çok sınırsız bir serüven, bunun sineması var, televizyonu var, pek çok alanı var. Eğer mezun olur olmaz İstanbul’a gitmeyi göze alamazsam bir daha alamazdım biliyordum, kapıların üzerime kapanmasını. Çünkü tanıdığım hiç kimse yoktu İstanbul’ da.” Her ne kadar çevresindekiler, “Orası büyük deniz, boğulursun, kurtlar sofrası”, gibi şeyler söyleseler de Deniz Çakır, “Büyük riskler almadan büyük başarılar kazanılmaz” diye düşünerek ve “Gittiğin yolda çok fazla engel yoksa o yol seni bir yere götürmez” sözüne inanarak İstanbul’da yeni bir yaşama başlamaya karar vermiş.

Reddedilmesi imkansız teklif
Ve bakın İstanbul’u nasıl yaşamış, İstanbul’da neler yaşamış… “Adımımı attığım ilk günden itibaren çok iştahlandırdı bu şehir beni… Sanatın her dalında çok fazla iştah kabartan bir şehir burası, bir Açıkhava müzesi… İnanılmaz bir cazibesi, kişiliği, tarzı olan bir şehir... Bu şehirde duvarların tarihi var. Bambaşka bir dili var İstanbul’un ve o dil seninle örtüşünce hikayeni daha rahat anlatabilmek için sana bir yol sunuyor. Çünkü ben çok değişkenim ve deli bir tarafım var.”
İstanbul’un diliyle, Deniz’in dili örtüşünce, bu çılgın şehir, bu deli kızı çok sevince yani masal da başlamış işte… Konservatuvardan hocası olan Cihan Ünal vasıtasıyla “Kadın İsterse” dizisine CV’sini göndermiş ve bingo! “Bana reddedilmesi imkansız bir şey teklif ettiler. Kadro süper, bir sitcom yani sesli çekim olacak ve tiyatro mantığıyla çekilecek. Öte yandan İstanbul’daki ilk işim ve ben ana kadrodayım. Şahane yani! Hayatımdaki en büyük şanslardan biridir bu başlangıç.”
İlk günler karmakarışıkmış, sudan çıkmış balık gibiymiş Deniz Çakır. Hülya Avşar’la aynı dizide oynamayı, medyayla iç içe olmayı falan biraz yadırgamış başlangıçta, ne de olsa serde Ankaralılık var. Bu şehir yabancı ona, şehir ve içindeki her şey… “O yıllar yani 2004-2005 sezonu benim için hayatımda her şeyin yeni olduğu çok özel bir dönemdir. Çok muhteşem geçmedi ama özeldi. Çünkü şehir yeniydi, iş yeniydi, ben yeniydim… İlk kez ayaklarım yere bastı, ilk kez para kazandım. Ve “Kadın İsterse” bana çok uğurlu geldi.”

Duyarsız bir kadın olsaydı, kötü olmazdı
“Kadın İsterse” den sonra “İki Arada Aşk” ve “İşte Benim” adlı dizilerde de oynadı Deniz Çakır ama ona asıl şöhreti getiren “Yaprak Dökümü” dizisindeki Ferhunde rolü oldu kuşkusuz.  “Kötüyü oynuyorum diye oynamıyorum. Yazılanı kafamda analiz ederek; artılarını, eksilerini, nedenlerini, olurlarını bularak oynamaya çalışıyorum. Bütün o eski dizilerdeki, filmlerdeki eski kötülere baktığınızda hep kötülük yapmışlar, hiç pişmanlık yaşamamışlar. Kötülerin gerçekçi olabilmesi için pişmanlık da yaşaması gerekir çünkü en insani duygudur pişmanlık. Kimisi çaktırır bunu kimisi çaktırmaz, ama yaşar. Bizim dizimizde kötüler pişmanlık yaşıyor, iyiler de kötülük yapabiliyor. En iyi görünen karakterin bile yanlışları, hataları oluyor, en kötü görünen karakter bile erdemli davranabiliyor.”
 “Ferhunde karmaşık bir kadın, bugün iyi o zaman iyi olacak gibi bir kadın değil, enteresan bir kadın o. İnsanların onu bu kadar kolay eleştirmeleri üzüyor bazen beni.  Çünkü bir geçmişi var, bir hikayesi var. Nedensiz değil yaptığı kötülükler. Çok kadınsı şeyler, kadınsı kıskançlıklar, çocukluğunda annesiyle babasının arasındaki şeyler… Duyarsız bir kadın olsaydı bu kadar kötü olmazdı çünkü boş verirdi hayata ama öyle değil.”

Oyunculukta an’ları severim…
Deniz ile Ferhunde’nin ortak yönlerini ise şöyle anlatıyor başarılı oyuncu: “İkisi de matrak. Kendinden ne kattın role dersen, o kötülüğün baskınlığını biraz azaltmak için matraklık katıyorum Ferhunde’ye. Çünkü kötülük zeka işidir, komiklik de zeka işidir. Ben mizahı ve o şeytani zekayı Ferhunde’de buluyorum. Matrak bir kadın… Zeki olduğu için komik, zeki olduğu için kötü. Bence Ferhunde’nin en belirgin özelliği kötülüğü değil, zekası. O yüzden kötülüğü bu kadar dikkat çekiyor.”
Eğer “Yaprak Dökümü”nde Ferhunde’yi oynamasaymış Fikret’i ya da Sedef’i oynamak istermiş güzel sanatçı. Nedenine gelince… “Ben genel olarak hep baskın karakterleri oynadım, fiziğimle alakalı belki. Kötü demiyorum ama baskın, güçlü, eylemini konuşarak ifade eden, dilini iyi kullanabilen kadınları… Ama hayat içinde Deniz anladı ki, sözler çok gereksiz… O yüzden Deniz fotoğraf çekiyor, dans ediyor normal hayatında. Sözsüz ne kadar ifade yöntemi varsa onları kullanmaya çalışıyor çünkü sözler o kadar da gerekli değilmiş aslında, anladı Deniz. O yüzden Ferhunde’nin mimikleriyle ilgili iyi eleştiri aldığımda çok mutlu oluyorum. Sessiz izlediğimde bir diziyi, o kişinin oyunculuğundan bir şey algılayabiliyorsam eğer, o kişi benim için iyi oyuncudur. Ben oyunculukta ‘an’ları severim. “Yaprak Dökümü” anlarla dolu, sessiz de izleyebileceğiniz bir dizi. Bu da beni çok doyuruyor.”

“Tanıdığım en arızalı insanım”
Oyunculuk dışında fotoğraf çekiyor, dans ediyor. Ama bunlar bugün için geçerli, üç gün sonra ne olur bilinmez. Çünkü “Çok çabuk bir şeyler beni tahrik edebiliyor hayata karşı” diyor. Çok fazla yarına dair cümleler kurmayı sevmiyor, yarın ne yapacağını düşünürken bugünü kaçırmak istemiyor. Tiyatroya devam ama sinema hayali de var. En çok da bir Ferzan Özpetek filminde oynamayı istiyor. Dans dedik ama adını da koyalım, tutkusu flamenkoymuş ve “tam benim dansımmış” dediği flamenkoyla tiyatroyu birleştirecek bir proje hayali var. Hayatından sıkılan ve bundan şikayet eden insanlardan olmamaya kararlı. Hayatından sıkıldığı zaman yapabileceği pek çok şey olduğunun farkında çünkü…
Sonradan geldiği ve büyükü bir tutkuyla bağlandığı bu şehrin, İstanbul’un hayal gücüne sunduğu sınırsız olanakların da farkında… “Eskiden daha çok duvarları, tabuları olan bir insandım. Çok ‘hayır’larım vardı, ‘asla’larım vardı. Şimdi hiç aslam yok” diye anlatıyor eski Deniz’le şimdiki Deniz arasındaki farkı. Değişime, dönüşüme geliyor söz… “Ben tanıdığım en arızalı insanım” diye bir itirafla başlıyor söze ve devam ediyor, “çok fazla kusurlarım var ama elimden geldiği kadar kendimi değiştirmeye çalışıyorum. Bir şeyi değiştirirken başka bir şeyi de yıkıyor olabilirim ama en azından bu çaba bile bana yaşadığımı hissettiriyor.”

Aşkın ayrılık haline de severim…
Aşkın getirdiği değişimi de seven bir kadın o. İlişkiyi değil aşkı seven bir kadın… Aşk lafı geçtiğinde kelimeleri çoğalıyor… “Aşk beni tepeden tırnağa değiştirir. Aşk dünyanın en güzel şeyi, saklamaya da çalışmam. İlle bir ilişki yaşamaktan bahsetmiyorum. Bir ilişki yaşamasam da birine karşı bir heyecan duyuyorsam ne mutlu bana. Aşk beni olumlu yönde harekete geçiriyor, her konuda ‘nasıl üretebilirim’ e götürüyor.”
Peki ya aşkın ayrılık hali? “Ben aşkın ayrılık halini de seviyorum, o da çok güzel. Aşk varken bittiyse ilişki, o gözyaşları da çok güzel, sana yaşadığını hatırlatıyor. Aşk acısı yaşamayı da severim. Ama öyle melankolik olmam aşk acısı çekerken. Okuduğum kitapların türü değişir belki, şiir okurum mesela. Ama o da bana başka bir şey katar”. 

BİRGÜL KOPUZ / Seninle Dergisi - Mart 2008