4 Ocak 2012 Çarşamba

Ferhat Göçer

“Her şey bir peri masalı gibiydi…”


Onunla buluştuğumuzda büyük bir heyecan içindeydi. İkinci albümü ‘Yolun Açık Olsun’ daha yeni yola çıkmıştı çünkü. İlk albümün başarısından sonra yeni albümün de aynı ilgiyi ve beğeniyi kazanıp kazanamayacağını merak ediyordu. İşte bu yüzden son heyecandan, yeni albümden başladık sohbete. Bugünden başlayarak düne doğru ilerledik. Ve söyleşi ilerledikçe de yavaş yavaş yumuşadı yüz hatları, gerginliği azaldı, gülümsemesi çoğaldı…

Sezen Aksu şarkıları…
“İlk albümü çıkarttıktan sonra, girdiğiniz sektörün içinde artık albümlü bir sanatçı olmaktan dolayı yaşadığınız sorumluluk; ikinci albüm de ilk albümün başarısını yakaladığı takdirde istikrarlı bir sanatçı olma yolu, ya da aksi halde aynı başarıyı yakalayamazsanız tek albümlük bir sanatçı olma riski… İşte bütün bunlardan dolayı sanki bir sırat köprüsünün üzerindeymişim gibi biraz tedirginim doğrusu. Bu nedenle son albümümü hazırlarken, tüm bu riskleri göz önünde bulundurarak daha fazla yatırım yapma ihtiyacı hissettim. Sadece benim eserlerimden oluşan bir albüm de olabilirdi ama bunun yerine daha güçlü bestecilerin, söz yazarlarının, başarısını kanıtlamış insanların albümde olmasının, nispeten beni daha güvende hissettireceğini düşündüm. Albümdeki on iki şarkının sekizi benim eserim olacakken, kendi eserlerimi üçe düşürdüm ve Sezen Aksu’dan, Şehrazat’dan, Bülent Özdemir’den, Sıla’dan eserler aldım. Kendi şarkılarıma karşı daha acımasız davranarak seçim yaptım. 2005 de ilk albümümü çıkarırken bu kadar bilinçli ve hassas değildim açıkçası.”
Birden bir Sezen Aksu şarkısı başlıyor çalmaya… Beraberinde bütün hüzünleri, yarım kalmış aşkları, ayrılıkları da getiriyor sanki. Ama Sezen Aksu’nun değil Ferhat Göçer’in sesinden…

“Babam ve Oğlum” gibi
Şimdi geldiği noktadan geriye dönüp de 2005 yılına yani ilk albümünü çıkardığı döneme bakınca, şu anda yaşadığı sancıları o zaman yaşamadığını itiraf ediyor Ferhat Göçer. “İlk albümümü çıkarırken bu kadar bilinçli ve hassas değildim açıkçası. Kendi eserlerim vardı, yıllardır sahnede söylediğim şarkılar vardı… Bunları birleştirip bir albüm haline getirdik. İlk albümün satış rakamları şu anda 300 binin üzerinde. E, başarılı olmuşsunuz, şarkılarınız çok güçlü, besteleriniz çok güçlü… Kendime daha fazla güvenmem gerekirken daha tedirginim şimdi.” Ferhat Göçer’in ilk albümü öyle birden bire bir satış patlaması yapmadı aslında. Yavaş yavaş, kulaktan kulağa yayıldı, herkes birbirine söyledi ve çok iyi bir satış rakamını yakaladı. İlginç bir benzetme yaparak açıklıyor bu durumu Göçer: “Ben biraz ‘Babam ve Oğlum’ filmiyle kıyaslıyorum ilk albümümü. Yavaş, derinden ama kulaktan kulağa yayılarak… İzleyip de beğenen insanların birbirine aktarmasıyla, yani filmin kendi gücüyle gelen bir başarı…”

Peri masalı başlıyor
İlk albümden biraz daha geriye gidiyor ve ilk keşfediliş hikayesini dinliyoruz Ferhat Göçer’den. “Çırağan’daki Q Cazz Bar’dan Nez’in ayrıldığı dönemdi. Gittim ve orada çalışmak istediğimi söyledim. Kisa Brown Çarşamba akşamları çıkıyordu ve ben de onun önünde 45 dakika kadar bir program yapıyordum önceleri. Çarşamba akşamları kalabalıklaşmaya başladı. Derken Kisa Brown’ın yerine Çarşamba akşamları müzik yapmaya başladım. Birden her şey güzelleşti…” Ve işte peri masalının en muhteşem anı…”Bir gün Hanzade Doğan, arkadaşlarıyla birlikte oraya geldi. O anı, o kadar net hatırlıyorum ki, üzerindeki elbiseye kadar her şeyi hatırlıyorum. Neyse, program bitti yanına davet etti beni. Konuşmaya başladık. ‘Ne yapmak istiyorsun?’ dedi. ‘Hayalim albüm çıkarmak’ dedim. Sihirli bir değnek gibi aynı…Bir hafta içinde yıllardır uğraştığım şeylerin hepsi birden çözülüverdi. Tek bir gecede oldu her şey. Ama şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki, o tek bir gecenin ardında, benim yıllardır birikimlerimin, emeklerimin, yani o gece orada olabilmem için hazırlanmış malzemelerin payı var. Gerçekten bir peri masalı gibiydi Hanzade Hanım’la tanışmam.”

Öğrencilik yılları
Biz yine yavaş yavaş geriye gitmeye devam ediyoruz. Şimdi de öğrencilik yıllarına götürüyor bizi Ferhat Göçer. Henüz tanınmadığı, bilinmediği, hem tıp fakültesinde hem de aynı zamanda konservatuvarda öğrenci olduğu yıllara… “İlle de doktor olacağım diye bir isteğim yoktu. Biraz aile yönlendirmesi diyelim. Tıp fakültesini kazanınca geldim İstanbul’a ilk kez. Kuş gibiydim o zamanlar, dünyadan haberim yoktu. Müzikle hiçbir alakam yoktu henüz. Ta ki 1988 yılına kadar.”1988 yılında tıp fakültesinden birkaç arkadaşıyla birlikte İstanbul Devlet Konservatuvarı’nın sınavına girip de kazanınca birden dünyası değişmeye başlamış. Tıp fakültesiyle konservatuvarı aynı zamanda bitirmiş.
O dönem operanın başındaki Yekta Kara’dan kadro istemiş operaya girmek için. Ama olmamış, kadro açılmamış. Şimdi iyi ki de öyle olmuş diye düşünüyor aslında. “Hani her şeyde bir hayır vardır derler ya, o dönem en büyük hayır bu oldu benim için. Eğer o dönem operaya girseydim, şimdi hekimlik yapamazdım.” Operaya giremeyince uzmanlık sınavını verip doktor olmuş. Bu arada hemen bilmeyenler için not düşelim Ferhat Göçer halen daha Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde doktorluk yapıyor. O bir cerrah aynı zamanda.
Okulu bitirip mecburi hizmete gittiğinde ilk evliliğini yapmış ünlü sanatçı. Ama 1998 yılında ilk eşinden ayrılmış ve 2002 yılında ikinci evliliğini yapmış. Şimdiki eşi finans sektöründen. İlk evliliğinden on yaşında, ikinci evliliğinden de 2 yaşında bir çocuğu var.

"Fırat kıyıları ve dedem"
Şimdi de başa, hikayenin en başına gidiyoruz ve çocukluğunu dinliyoruz Ferhat Göçer’den. İzmit’te geçen çocukluk günlerini anlatırken yüzüne yerleşen o masum ama hınzır çocuk gülüşünden anlıyoruz ki, gerçekten güzel bir çocukluk geçirmiş. Öğretmen bir anne babanın çocuğu Ferhat Göçer. Aslen Urfalılar ama babasının tayini üzerine Urfa’dan çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği İzmit’e gelmişler. Urfa’ya ait hatırladığı şeyler çok az: Fırat kıyısı ve dedesi… Küçük Ferhat henüz üç-dört yaşlarındayken İzmit’in Düzlük köyüne bir atın heybesinde çıkışını bugünmüş gibi hatırlıyor. “Yarısı Trabzonlulardan yarısı Rizelilerden oluşan bir köydü. Gözümü açtığımda Karadenizlilerin ortasındaydım. Çok renkli bir çocukluktu, Heidi’nin çocukluğu gibi. Sevdiğim bir kız vardı o zaman, Huriye isminde. Trabzonlu, çok güzel masmavi gözlü, sapsarı saçlı bir kız çocuğu düşünün… ilk aşkım oydu diyebilirim. Aşk değil de çocukluk işte… Çok kavga ederdik, ele avuca sığmaz yaramaz bir kızdı. Ama ben çok sakin,uslu bir çocuktum. Bütün çocukluğumu o dağ köyünde geçirdim.”

Ferhat Göçer’le yaşama ve müziğe dair...

-       Ben bugün bu söyleşiye ameliyattan çıkıp geldim ve kendimi çok huzurlu
hissediyorum. Sadece müzikle uğraşsaydım kafayı üşütürdüm herhalde. Bu başka bir ruh hali, ancak beni dengeliyor.
-       Sahip olduğum şöhretle insanların beni koyduğu yer; skandallarla değil duruşumla, hekimliğimle farklı bir konumlandırma ve bu bana daha ağır bir sorumluluk yüklüyor. Yaptığım her hareketi oturup üç defa daha düşünmek zorundayım.
-       Televizyon çok garip bir şeydir. Bir kere başlarsanız hele işler de iyi gidiyorsa; ben kendimi biraz geri çekeyim demek, tıpkı bir iğnenin mıknatıstan kendini geri çekmeye çalışması gibidir.
-       Oyunculuk yeteneğim olduğunu düşünmüyorum ama bir filmin içinde küçük bir rolüm olsun çok isterim.
-       Ölmeden önceki tek yapmak istediğim şey, dünyanın her yerinde şarkılarımızı, türkülerimizi söyleyen bir sanatçı olabilmek. Çin’de ya da Rusya’da bir konser versem çok heyecanlanırdım mesela.  

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Nisan 2007

Takdir edilesi bir özgürlük mücadelesi...

"Hamileyken, o ilk tekmeyi yediğimde bitirmeliydim bu evliliği"

Eşi, çocuklarını göstermemekle tehdit ettiği için boşanamadı ve 20 yıl süren evliliği boyunca şiddete maruz kaldı. Şimdi kurduğu dernekte (PANDOST) başka kadınların şiddet görmemesi için çabalıyor Hülya Kırımoğlu


Genç ve güzel bir kadın…İki çocuk annesi ve sürekli eşinden şiddet görüyor. Yapmak istediği her şey engelleniyor. İstediği insanlarla görüşemiyor. Ailesiyle bile. Yani tam anlamıyla özgürlüğü elinden alınmış. Üstelik tüm bunları yapan çocuklarının babası. Mutlu bir yuva kurmak hayaliyle evlendiği adam. Boşanmak istiyor ama “Boşanırsan asla çocuklarını göremezsin” diyen bir adam var karşısında. Korkuyor…Siniyor…Ve bir gün her şeyi göze alarak bitiriyor yaşamını kabusa çeviren bu evliliği. İşte o günden sonra bambaşka bir hayat başlıyor onun için. Artık kendi deneyimlerinden yola çıkarak başka kadınların yoluna ışık tutuyor. Şiddetin bir suç olduğunu haykırıyor şimdi, sessizlikten doğan çaresizliği başka kadınlar yaşamasın diye…

Görücü usulü evlilik
Liseyi bitirir bitirmez hemen evlenmiş Hülya Hanım. Üstelik görücü usulüyle. ‘Evliliğe, aile birliğine yüzde yüz inanıyordum’ diyor o günleri anlatmaya başlarken. Henüz ilk çocuğunu karnında taşırken ilk dayağını yiyeceğini bilmiyormuş elbette. Yani evliliğinin çok başlarında başlamış şiddet. Ama hep bir şans daha vermiş eşine düzeleceği ümidiyle. “Bütün kadınlar öyledir herhalde. Zannediyorsunuz ki düzelecek, bir daha olmayacak. Ama şunu net olarak söylüyorum ki, eğer bir kere olduysa mutlaka arkası geliyor.” Her defasında koşup ailesinin yanına sığınıyormuş. Eşi de gelip bin bir özürle, yalvar yakar bir daha olmayacak vaatleriyle alıp eve götürüyormuş onu tekrar. Hatta eşinin ailesi de devreye giriyor, garantiler, sözler veriliyormuş. Derken sonra yine şiddet, yine aynı şeyler…Bir genç kızın mutlu olma hayaliyle yaptığı evlilik tam bir kabusa dönüşmüş böylece.

“Çocuklarını göstermem diyordu”
Önce oğlu gelmiş dünyaya. Ardından da kızı. Ama aileye katılan bu yeni konuklar da değiştirememiş annelerinin kaderini.  Eşinin en büyük silahı çocuklar olmuş bu defa da. Hülya Hanım’ın nasıl çocuklarına düşkün bir anne olduğunu bildiği için, çocuk kozunu ona karşı kullanarak yıllarca sürdürmüş eziyetini. Bütün bu işkenceye katlanma sebebi çocuklarıymış yani. Az değil tam 20 yıl…“Boşanırsan çocuklarını asla göremezsin diye tehdit ediyordu beni. Avukata gitmek ne kelime boşanma lafını ağzıma alamıyordum. ‘Ölene kadar sürecek’ diyordu.” Bu arada Hülya Hanım evlendiği için gidemediği üniversite sınavlarına girmiş ve İşletme Bölümü’nü kazanmış. “Oğlum ilkokula gittiği sene üniversite sınavına girdim. İşletme’de okuyordum ama okumamı, kendimi geliştirmemi istemeyen bir adamla evliydim. İkinci sınıftayken bırakmak zorunda kaldım okulu. Kitaplarım, defterlerim yırtılıyordu ‘Ne yapacaksın okuyup’ diye.” Ama neyse ki, hiç bırakmadığı, onu yaşama bağlayan bir uğraşı varmış Hülya Hanım’ın: Resim. Yine eşinin tüm engellemelerine rağmen resim çalışmalarına devam ediyormuş kendi atölyesinde. İyi ki de ediyormuş. Yoksa nasıl baş ederdi tüm bu olup bitenlerle?

Depresyon başlıyor
Bu arada psikolojik yardım alma konusunda eşini ikna etmeye çalışmış ama nafile. “Yoğun bir depresyon geçiriyordum. En son ellerim öyle titremeye başlamıştı ki, çay, kahve içerken bile ellerim titriyordu. Sinirlerim çok zayıflamıştı. O zaman eşime ‘Tamam sen gelme ama en azından beni götür. İyi değilim’ dedim. Zorla ikna edebildim. Ama bir şartla kabul etti. ‘Sakın beni içeriye çağırma’ dedi. Ben devam ettim. Depresyonum yavaş yavaş hafifledi. Keşke o da devam edebilseydi. Sorunların çözebilirdi böylece.” O günden sonra kendisini iyice resim çalışmalarına vermiş Hülya Hanım. “Herkesin bir hobisi olmalı mutlaka. Ben çalışmak isteyip de potansiyelini kullanamayan, bütün gün eve kapatılmış biri olarak enerjimi dışarıya çıkartamadım. Yapmak istediğim her şeye engel olunuyordu. Bütün bu yaşadıklarım da beni depresyona itti.”

O sihirli cümle
Yıllarca sürüp gitmiş bu işkence. Ta ki o sihirli cümleyi söyleyene kadar… “Çocuklarım büyümüştü artık. Kucağına alıp kaçıracağı çocuklar yoktu. İstedikleri zaman yanıma gelebilecek yaştaydılar. Ve benim canıma tak demişti. Bir gün dedim ki ona, ‘Vermezsen verme çocuklarımı. Ben de gider başkasıyla evlenirim’. Meğer sihirli cümle buymuş. O günden sonra bir daha çocuklarımı göstermemekle tehdit etmedi beni. Keşke daha önce söyleseymişim. Gerçi bu defa da ‘Seni öldürürüm, yaşatmam. Ben yapmam yaptırırım’ demeye başladı. Şiddet ayrı bir travma, boşanma ayrı. Mahkemeye çıkıyoruz, hakimi kandırmaya çalışıyor mahkemede. ‘Ben eşimi seviyorum, biz çok mutluyuz’ diyor. Her ne kadar çocuklara yansıtmamaya çalışsam da yansıyordu. Sağlıklı iki insanın ilişkisi değildi ki bizimki. Oğlum ilkokula başladığı sene boynumdaki morlukları, yüzümdeki çizikleri gören bir arkadaşımla birlikte avukata gittim. Haklarımı öğrenmeye.”
Sonra da uzun yıllar sürecek zorlu boşanma süreci başlamış Hülya Hanım için. “İyi ki de o gün avukata gittim ve haklarımı öğrendim. O günden sonra her şey değişti. Bu evliliği çok daha önce bitirmem gerekirdi biliyorum ama çocuklarıma o kadar düşkünüm ki. Onları bir daha görememekten korktum.1996 yılında başladı boşanma mücadelem ve 2002 yılında boşanabildim. Ama boşandım sonunda.”

Dernek çalışmaları
Tüm bu zorluklarla baş etmeye çalışırken, isyanını, öfkesini, belki de atamadığı çığlıkları resimlerine yansıtıyormuş. Resim, Hülya Hanım için bir sığınaktan öte, onu ilerleten, dünya görüşünü değiştiren bir uğraş olmuş. O dönemde yaşadığı yoğun depresyon nedeniyle katıldığı bir terapi gurubu varmış aynı zamanda. O gurupta kendisiyle benzer sıkıntılar yaşayan insanlarla tanışmış ve onlarla birlikte atölyede resim çalışmaları ve birtakım etkinlikler gerçekleştiriyorlarmış. “Kendiliğinden bir kadın kulübü oluşmuştu. O kadınlarla biz birbirimize destek olduk. Herkes kendi bildiği şeyleri öğretti birbirine. Bireysel resim çalışmalarım da devam ediyordu, sergiler açıyordum. İşte dernek fikri de bu terapi gurubundan çıktı.
PANDOST yani Panik Atak Dostları Derneği 1999 yılında kurulmuş. Hülya Kırımoğlu da kurucularından ve yönetim kurulu üyesi. Asıl derneğin kuruluş amacı panik atak hastalarına destek olmaksa da, onlar pek çok etkinliğin altına imza atıyorlar. “Burada uzman kadromuz var, herkes gönüllü çalışıyor. Her yıl çeşitli konularda bilgilendirme seminerleri yapıyoruz. Depresyon, panik atak, menopoz, kadın hakları, aklınıza gelebilecek pek çok konuda. Psikolojik desteğin yanı sıra uzmanlarımız haftanın belli günlerinde, belli saatleri bize ayırıyorlar. Burada danışmanlık hizmeti veriyorlar. Bütün bunlar ücretsiz yapılıyor. Ayrıca sanatsal faaliyetlere de yer veriliyor dernekte.”

Şiddetsiz bir dünya için
Hülya Hanım ayrıca PAN Kadın Kulübü başkanı. Özellikle şiddetle ilgili çalışmalara ağırlık veriyor ve şiddet konusunda insanları bilinçlendirmeye çalışıyor. Kendi yaşadıklarını başka kadınlar yaşamasın diye…”Hala şiddet gören kadınlar var ne yazık ki. Ben kadınlara diyorum ki yaşadıklarınızı anlatın, korkmayın. Siz konuşursanız karşı taraf geri çekilecek. Çünkü kendi yaşadığım örnek var ortada. Geçmişte benim sessizliğim karşı tarafı besledi, güçlendirdi. O dönem bunun farkında değildim. Şimdi farkındayım. Ben konuşunca artık geri çekilmeye başladı. Onun tehditlerinden korkmadığımı gösterdiğimde anladım ki, asıl korkak olan oymuş.”
Yakın bir tarihte tüm bu yaşadıklarını bir kitapta anlatmayı planlıyor ve“Şiddet bir suçtur ve saklanmamalıdır” diyor Hülya Hanım altını çizerek. “Kocanızın size şiddet uygulamasıyla, sokaktan geçen birinin uygulaması arasında bir fark yok. O imza ona öyle bir hak vermiyor yani.”

“İlk tekmeyi yediğimde bitirmeliydim”
 “O kadar deneyimsizdim ki, ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece ağlıyordum. Her şey suçtu. Niye böyle durdun suç, niye öyle baktın suç. Yoldan geçen birinin bakması bile suçtu. Yürüyüşüm, bakışım, duruşum her şeyim suçtu. Arkadaşıma gidemiyor, istediğim zaman ailemi göremiyordum. Aptalca bir düşünce tarzıyla sürekli ‘yavrularım da yavrularım’ diyordum. Keşke şimdiki mücadelemi o zaman verebilseydim. Hamileyken o ilk tekmeyi yediğimde bitirmeliydim bu evliliği. Aflarına, özürlerine inanmamalıydım. Hamile bir kadına vuran bir insanın yirmi yılımı ziyan edeceğini bilmeliydim. Bir imza attıktan sonra bunları yaşayabileceğini hiç tahmin etmiyor insan. ” Belki de bu yüzden Hülya Hanım artık evlilik lafını duymak bile istemiyor.

“Sadece huzur istiyorum”
İki çocuk annesi olarak şimdi en büyük hayali sağlıklı bir toplumda yaşamak. “Ben yaşadığım tüm sıkıntılara rağmen kabuğuma çekilmedim. Hülya Kırımoğlu olarak iyi şeyler yapıyorum. Şiddet konusu artık benim bireysel savaşım haline geldi. ‘Aile içi şiddete son’ kampanyasının gönüllü lideriyim. Şiddet konusunda sürekli avukatlarla, psikologlarla çalışmalar yapıyoruz. Zor durumdaki kadınlar için Avrupa standartlarında sığınma evleri yapmak istiyoruz. Kadın eğer bir takım yerlere başvurduktan sonra bile eşi tarafından mağdur ediliyorsa, haklarını alamıyorsa devlet artık buna müdahale etmeli. Tıpkı yurt dışında olduğu gibi. Boşanan kadına devlet sahip çıkmalı. Ben şanslıydım ailem destek oldu. Muhtaç olup tekrar evlenmek zorunda kalmadım. Birçok kadın buna mecbur kalıyor ne yazık ki.” Peki ya kendiniz için ne istersiniz diye soruyoruz. Yanıt çok kısa ve net: ”Sadece huzur istiyorum. Herkes gibi özgürce yaşamak.”

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Ağustos 2006

2 Ocak 2012 Pazartesi

Dolunay Soysert

Arka sıradaki küçük sarışın kız...


“İlk Aşk” filmindeki sessiz, hüzünlü, başına gelen her şeyi derin bir sukunetle kabul eden Aysel; “Mavi Gözlü Dev” deki uğruna şiirler yazılan ama sonra terk edilen Piraye; “Bebeğim dizisindeki istediği çocuğa bir türlü kavuşamayan ve anne olma arzusuyla yanıp tutuşan Leyla… O hüzünlü yüzü ve içimize işleyen bakışlarıyla kederli kadınların, ayrılıklarını, acılarını, kaybedişlerini anlattı bize hep. Ama onunla karşılaşınca gördük ki, aslında neşe dolu, esprili, bıcır bıcır bir kadın Dolunay Soysert. O kadar yüksek bir enerjisi var ki, saatlerce anlatabilir hiç yorulmadan. Ve siz saatlerce dinleyebilirsiniz onu hiç sıkılmadan…

Baskın bir ağabey
“Ben genellikle çok hatırlanmayan bir çocuğum ailede” diyerek başlıyor Adana’da geçen çocukluğunu anlatmaya. “Çünkü çok baskın bir ağabey karakteri vardı. Benden bir buçuk yaş büyük ağabeyim, çok haşarı, çok hastalıklı, çok delişmen olduğu için ben ‘arkadaki küçük sarışın kız’ olarak kalmışım. Yedi yaşına geldiğimde de üçüncü kardeş geldi. O tamamen taleple ilgiliydi aslında. Biz iki kardeş çok sıkılmıştık, üçüncüyü istiyoruz dedik.”
Kendinden yedi yaş küçük kardeşine anneden daha baskın bir ablalık yaptığı dönemler olduğunu da itiraf ediyor. Dört yaşına geldiğinde Adana’dan Ankara’ya taşınmış aile, müteahhit olan babanın işleri nedeniyle. Adana’da geçen o ilk dört yıldan anı olarak kalan çok fazla şey yok aslında belleğinde. Sadece küçük birkaç detay belki… “Küçük bir kilimimiz vardı, onu balkona serip üzerine oturur ve soyup soyup yediğimiz turunçgillerin kabuklarını dışarıya atardık.”

Aşk çocuklarıyız…
Babasına aşık bir kız çocuğuymuş Soysert. Ama “Çocukluğumda sadece cumartesi pazarları görebildiğim bir babam vardı” diyor. “Çünkü hep işleri yüzünden başka şehirlere gitmek zorundaydı. Cuma akşamları babam gelirdi. O bir seramoniydi. Annem süslenirdi, güzel kıyafetler giyerdi, muhteşem bir sofra hazırlanırdı… Pazartesi günü babamızın gideceğini bildiğimizden Pazar akşamı yatağa gitmeden onunla vedalaşıp öyle yatardık. Çok uzun yıllar böyle idare ettik. Zaman ilerledikçe, yaşım ilerledikçe annemi inanılmaz takdir ediyorum. Yanında hiç kimse yoktu ve üç küçük çocukla, Adana’da yetişmiş genç bir kadın, Ankara’da yapayalnızdı.”
Anne ve babasından bahsederken aklına gelen sihirli kelime ‘Aşk’ Soysert’in… Çünkü onlar hala birbirlerine aşık, el ele, göz göze dolaşan bir çiftmiş. “Annemle babam Bodrum’a taşındılar. Bir gün İstanbul’dan onları ziyarete gittim Bodrum’a. Ve ‘evet aşk diye bir şey var’ dediğim bir sahneyle karşılaştım. Kumsalda el ele yürüyorlardı gülerek… Deniz yakamozluydu ve o sırada altmışlarını yaşıyorlardı. Çok güzel bir görüntüydü… Çok güzel bir resimdi o, kolay edinilebilir bir şey değil. Yaşanmışlığın arkasından gelen o sakinlik, dinginlik, karar vermişlik ve mutluluk… O zaman evli değildim ve ‘Allahım, ne olur benim de böyle biri olsun hayatımda’ dedim. Aile hayatınız karışıksa, biraz daha aşka, evliliğe uzak durabiliyorsunuz. Ama gerçekten aşk çocuklarıysanız, biraz da şansınız varsa birbirinizi buluyorsunuz bir yerlerde. Biz Sinan’la birbirimizi gördük ve bir hafta sonra dedik ki ‘Evet, galiba sensin’. Sonra utandık birbirimizden acaba çok mu çabuk oldu diye ama… Her şey o kadar aynıydı ki! Bu durumda da zaman kaybetmenin hiç gereği yoktu.”

Yıldız Kenter’in karşısında
Ankara’dan sonra İstanbul’a gelmişler ve Moda Koleji’nde okumuş Dolunay Soysert. O dönemler kendini tamamen kalemle, yazıyla ifade eden biri olduğunu söylüyor. Oyunculuk hiç aklında yokmuş o günlerde. Resim yapıyormuş ve akademi sınavlarına hazırlanıyormuş. Ama akademi sınavlarını kazanamamak büyük bir hayal kırıklığı yaratmış onda. “Eğer iyi bir öğrenciyseniz, hep istediğiniz şeyleri kazanıyorsanız ve pohpohlanmaya, alkışa alışıksanız büyük bir hayal kırıklığı oluyor. Yaptığım resimler hep iyi bulunuyordu çünkü, beğeniliyordu. Bir anda ‘yapamadım’ la, ‘başaramadım’la ilgili ilk tecrübemdi ve müthiş hırslandırdı bu beni.”
Sonrasında bir gün gazeteyi açıp da konservatuvar giriş sınavlarının ilanını gördüğünü hatırlıyor. “Konservatuvar yarı zamanlıydı. Ben de o sırada Arkeoloji ve sanat tarihi bölümünde okuyordum üniversitede. ‘Tiyatro tarihini de öğreneyim, ne biçim bir altyapı oluşturur bende’ diye düşündüm. Ama sonra öğrendim ki, şiirle ve monologla giriliyor sınavlara. ‘Olsun yaparım’ dedim. Oturdum şiir ezberledim, monolog ezberledim.”
Sınava girmiş girmesine ama Yıldız Kenter hissetmiş olacak ki tiyatroyu yeterince istemediğini uyarmış onu bu konuda. “Yaşın çok küçük daha ve sen ne istediğine henüz karar vermemişsin dedi Yıldız Kenter. Ama oradan çıkınca sihirli bir değnek dokundu sanki bana ve birden ne istediğime karar verdim. ‘Ben tiyatrocu olmak istiyorum’ dedim kendi kendime. Gerçekten sahne tozu diye bir şey varmış, büyülü bir yer sahne. Sahnedesiniz, herkes sizi seyrediyor, ağzınızdan çıkan her söz bir değer ifade etmeye başlıyor… Büyülendim ben… Ve o anda her şey tersine döndü.”

Amerika serüveni
Bu sihirli dokunuştan sonra hayatının mesleğini bulduğuna inanmış artık Soysert. Akademinin sınavlarını kenara itmiş ve konservatuvara hazırlanmaya başlamış deliler gibi. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin sınavlarını kazanmış kazanmasına ama onun derdi hep Yıldız Kenter’in karşısına tekrar çıkmakmış. “Fakat MSM o kadar eğlenceli, eğitim o kadar kuvvetliydi ki, ben kalıyorum burada dedim”.
Bundan sonra da Amerika serüveni başlıyor Soysert’in hayatında. Nebraska Üniversitesi’nde drama ve tiyatro okumak üzere Amerika’nın yolunu tutuyor. “Bugünkü Dolunay’ı oluşturan şeyler orada yaşadığım zorluklardır, çok insan tanımaktır. Çünkü farklı işlerde olmak, farklı şeyler yapmak zorunda kaldım.” Önce yaklaşık bir yıl boyunca New York, 36. caddede bir butikte müdürlük yapmış. Sonra bir İtalyan Restoranında ve bir Ermeni restoranında çalışmış. Hatta çocuk bakıcılığı ve düğün organizasyonu işlerinde bile çalışmış, Amerika’da kaldığı dört yıl boyunca.
Bir yandan da okula devam ediyormuş.  “Bütün bu işlerin mesleğimi bire bir bağladığını düşünüyorum. Hepsi lezzetle ilgili. Beğenmek ya da beğenmemek endeksli işler. Sonuçta lezzet arayışındaki insanlara hitap ediyorsunuz.”

“Bir gün tekrar Amerika’ya gideceğim”
Bu arada bir yaz tatilinde Türkiye’ye gelmiş ama tekrar Amerika’ya dönmek üzere. Tomris Giritlioğlu’yla karşılaşmışlar bir doğum gününde. ‘Hazır gelmişken seninle bir yazlık proje yapalım’ demiş Giritlioğlu, ve ‘Sultan Makamı’nın senaryosunu tutuşturmuş eline. Bu arada hala Amerika’ya dönmek niyetinde olduğu için oradaki evini kapatmamış henüz. Arkadaşlarının yanında kalıyormuş. “Uzun süre burada ev tutmadım. Sebebi de şuydu, ‘hayır yenik düşmeyeceğim’ diyordum kendi kendime. ‘Orada bir ideal belirledim, beş yıldır orada çabalıyorum şimdi her şeyi bırakacaksam niye gittim ki o zaman’ diyordum. Ama sonra yaş otuzu gördüğü zaman dedim ki kendi kendime, ‘Dolunay insanların evi vardır. Senin bir yatak odan olmalı, kitaplarını koyacağın rafların, yemek yapacağın bir mutfağın olmalı… Daha fazla arkadaşlarında kalamazsın”.
Bu kararı verdikten sonra Amerika’ya gidip oradaki evini kapatmış ve İstanbul’dan bir ev tutmuş kendine. Küçük bir bavulla girmiş evine. Ama Amerika’daki macerasının son bulduğunu, artık gitmeyeceğini kabul etmemiş, hala da etmiyor. “Artık daha donanımlı olarak gidebilirim. Şimdi beş filmim var, oynamış olduğum pek çok dizi, oyun var, ödüllerim var. Profesyonel bir oyuncu olarak o hayata girebilme şansım var artık. Elimdeki malzeme biraz daha kuvvetlensin… Evrensel bir iş yapıyorum çünkü. Ve işimi dünyanın her yerinde yapmak, herkese ulaşmak istiyorum.”

“Siyam ikizi gibi olmak tehlikeli”
Söyleşinin sonuna doğru biraz da aşktan ve evlilikten bahsedelim istiyoruz. Evlilikte öncelikle ‘özgür alan’ meselesinin çok önemli olduğunu vurguluyor güzel sanatçı. “Oyun hamurları vardır hani. Ayrı ayrı çok güzeldir renkleri ama birbirine karıştırdığınızda çirkin bir renk çıkar ortaya. Birleşmek güzel bir şey ama kendi renginizi de korumanız lazım. Birbirinize müdahale etmeye ya da ‘sadece ben varım hayatında’ demeye başladığınızda zaten bireyliğinizi kaybedip aynı soyadı altında birleşmiş tek bir kişilik haline geliyorsunuz. Bu, siyam ikizliğini kabul ettiğinizin göstergesidir ve bizim işimiz için kabul edilebilir bir şey değil. Biz ayrı değerlendirilmesi gereken, ayrı duruşları olan iki insanız.” 

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Mayıs 2007

RÖPORTAJ NOTU: Dolunay Soysert için söyleyebileceğim tek şey var; hayatta gördüğüm en doğal, en sıcak insanlardan biri. Röportaj boyunca, sanki samimi bir arkadaşımla söyleşiyormuşum  hissi verdi bana. Hatta bir ara öyle derin mevzulara girdik ki; anlattıkları sonuna kadar 'off the record' kalacak bende...

Sinan Tuzcu

“Yapamazsın dedikleri her şeyi yaptım hayatta”


Ihlamurlar Altında dizisindeki Ömer rolüyle tanıdık onu. Ama Sinan Tuzcu 12 yıldır oyunculuk yapıyor ve bulunduğu yere gelebilmek için gerçekten çok çalışmış. Başka türlü başarılı olunabileceğine de inanmıyor zaten. Geçici ün, şöhret peşinde değil. Onun istediği, işini iyi yapıyor olmaktan dolayı 50 yıl sonra da hatırlanmak. Kalıcı olmanın peşinde yani… İşte bu yüzden kaliteli işlere imza atmaya, iyi projelerde yer almaya çalışıyor.

"Nazım Hikmet okuyarak büyüdüm"
Gaziantep’te doğmuş, büyümüş Sinan Tuzcu. Annesi ve babası Antep’in önde gelen ailelerindenmiş. “Çok güzel bir çocukluk geçirdim” diye başlıyor söze, o günleri biraz anlatmasını istediğimizde. “Antep bir kültür kentiydi o zamanlar. Müthiş eğlenceli bir çocukluktu. Dedem avukattı ve ‘Nev-i şahsına münhasır’ bir insandı. İnanılmaz bir kütüphanesi vardı. Kocaman bir kütüphaneyle büyümüş bir çocuğum ben. Hatta yasak olmasına rağmen Nazım Hikmet okuyarak, Aziz Nesin okuyarak büyüdüm.” Dokuz yaşından itibaren ailesiyle birlikte İstanbul’a gidip gelmeye başlamışlar, ardından da İstanbul’a taşınmışlar. Ama Antep’ten hiç kopmamış Tuzcu. Anneannesi, babaannesi, teyzeleri, halaları hala Antep’te yaşıyor.

Konservatuara geç başlamış
Henüz dokuz yaşındayken Antep’te, Yıldız ve Müşfik Kenter’i sahnede seyrettiğinde onların enerjisine inanarak tiyatrocu olmaya karar vermiş Sinan Tuzcu. Ailesi de onun bu isteğine karşı çıkmamış aslında ama “Bir mesleğin olsun da, sen yine ne istiyorsan yap, bu senin hayatın’ demişler. O da gitmiş Bilkent Üniversitesi’nde turizm okumaya başlamış. Bu arada tiyatroyla da bağını hiç kesmemiş tabii. Bilkent’te tiyatro kulübünün başkanlığını yapmış, Ankara’da bir sanat atölyesi kurmuş.
Ve sonunda öyle bir noktaya gelmiş ki, ‘Artık benim konservatuar okumam lazım’ demiş kendi kendine. “Zaten hep oralarda gezindiğim için bütün konservatuar öğrencilerini tanıyordum. Bir gün Tilbe Saran sayesinde İstanbul’daki sınavlara girmeye karar verdim.” Ama bir engel varmış karşısında: Yaşı. “Yaşım büyüktü, 23 yaşındaydım. Nasıl yapacağım falan derken Kadıköy konservatuarda yaş sınırının olmadığını öğrendim, sınavlara girdim ama kazanamadım. Bu arada turizm okumaya da devam ediyordum. Tam ‘Olmayacak galiba’ derken Mimar Sinan konservatuarı kazandım, üstelik yaş sınırını da atladım orada, üstün yetenek kanunuyla kazandım ve üç senede bitirdim okulu.”

Ver elini İngiltere...
Konservatuar biter bitmez de bu kez başka bir macera başlamış Sinan Tuzcu için. Londra yılları… Yine çok sevdiği hocası Tilbe Saran vasıtasıyla. “Aralıklarla altı ay kaldım Londra’da. Mehmet Ergen’le tanıştım. Aklınıza gelebilecek her işi yaptım. Tiyatrodaki bardan tutun da, temizlikçiliğe kadar… Bol bol oyun seyrettim, gruplarla tanıştım. Sonra öyle bir aşamaya geldim ki, artık bir karar vermek zorundaydım. Londra da mı kalacağım, Türkiye ye mi döneceğim? İşte bu noktada Mehmet Ergen’in kendi deneyimlerinden bana aktardıkları etkili oldu karar vermemde. Orada ne kadar başarılı, ne kadar iyi olursanız olun bir yere kadar gelirsiniz. Çünkü böyle kapalı bir sistem var. Eğer Cambridge mezunu değilseniz, eşcinsel değilseniz bir yere kadar yani… Bunu İngilizler söyler. Tiyatroda böyle bir yapı var. Bir yerden sonra sizi çok istemezler. Londra’da yaşayan birçok tiyatrocu ağabeyimizin de başına gelmiştir bu. Mehmet Ergen de on beş sen sonra Türkiye’ye dönüp burada çalışmaya başladı sonunda.”

Ihlamurlar Altında ile gelen şöhret
Böylelikle Türkiye’ye dönmeye karar vermiş Tuzcu. Gelen teklifler de varmış zaten. Değerlendirdiği ilk teklif ise Ömer Vargı’nın yönettiği İnşaat filmi olmuş. “Sadece iki gün oyuncu olarak setteydim ama onun dışında yirmi yedi gün oradaydım. İnanılmaz bir okuldu benim için. Çok şey öğrendim Ömer Vargı’dan.” Daha sonra Eskişehir’de bir yıl çalışmış. Anadolu Üniversitesi’nin bünyesindeki Tiyatro Andaolu’da, Mehmet Ergen’in sahneye koyduğu bir Shakespeare oyununda rol almış konuk oyuncu olarak. “Ben çok şanslı bir insanım. Hep çok genç ve dinamik ekiplerle çalıştım ve çok şey öğrendim” diyor.
Teklifler gelmeye devam ediyormuş ama biraz beklemeyi tercih etmiş o. “Çünkü biraz korktuğum bir şeydi televizyon” diye açıklıyor bu durumu ve ekliyor: “Oluyorsa düzgün, iyi bir şey olsun dedim. Sonunda da Tomris Giritlioğlu beni kandırmayı başardı. Oynayacağım karakterin başrol olması değil, gerçek bir insan olması önemli benim için. O anlamda bizim senaryomuz çok iyiydi.” Böylece Ihlamurlar Altında dizisinde Ömer karakteriyle karşımıza çıktı Sinan Tuzcu. Çok da yerinde bir karar verdiğini düşünüyor şimdi. Yine çok şey öğrendiği insanlarla çalışıyor.  

"Dolunay'la yaşlanmak istiyorum..."
Sinan Tuzcu’nun hayatında belki de bir dönüm noktası olan Ayşe Opereti’nden konuşmak istiyoruz biraz da. Gözleri ışıldıyor birden, sesinin tınısı değişiyor. “Gülriz Sururi gibi önemli bir tiyatrocuyu tanıdım orada. Bugün sokakta gördüğümde selam verebiliyorum, bu benim için çok önemli bir şey. Tiyatro seyrederek büyümüş bir oyuncu için Engin Cezzar, Gülriz Sururi tiyatrosunda çalışmak inanılmaz bir şey.” Gelelim asıl hikayeye… Sevdiği kadınla, şimdi eşi olan Dolunay Soysert’le de Ayşe Opereti’nde tanışmışlar. Aşkı çok iyi bilen ve  yaşayan bir adamın ağzından dinleyelim isterseniz bu aşk hikayesini: “Birbirimizin adını duymuştuk, çok fazla ortak arkadaşımız var çünkü. Ama hiç karşılaşmamıştık. Çok merak ediyordum, Marliyn’i oynayan bir kadın… Ödül de almıştı üstelik. Karşılaştık. Önce iyi arkadaş olduk sanırım. İlk başta arkadaşlıkla başladı yani. Ama sonra ikimiz de fark ettik ki, aşık olmuşuz birbirimize. Altı ay içinde de evlendik.
Sevgiyi, aşkı çok önemseyen, sevgi dolu, çok düzgün evlilikler yaşayan ailelerde büyüdük biz. Çok şanslıyız ikimiz de. Gerçekten birbirini severek evlenmiş ve hala birbirlerine aşık ailelerin çocuklarıyız. Dolayısıyla doğru şey nedir hissedebildik galiba. Bu kadar hızlı olmasının sebebi bu… İlk başlarda evliliği hiç düşünmüyordum aslında, o da düşünmüyordu. Ama “evet budur” demekle ilgili sanırım. Evet, ben Dolunay’ın yaşlandığını görmek istiyorum, onunla birlikte yaşlanmak istiyorum dedim. Önümüzdeki örnekler çok iyiydi çünkü.”

"Evlenemezsin dediler, evlendim"
İki sanatçının evliliği çok zor olur derler ya hani. Ama hiç de öyle düşünmüyor Tuzcu: “Beraber geçirdiğiniz zaman açısından zor, çünkü ikimiz de çok yoğun çalışıyoruz. Ama onun dışında bir zorluğunu görmedim. Özel alanlarımız var bizim evlilikte. Sessiz kalmayı biliyoruz, susmayı biliyoruz ki bu çok önemli bir şey. Kafası çok dolu, ben biraz sessiz olayım, kenara çekileyim, biraz kendisiyle barışsın sonra nasıl olsa öğrenirim derdini diyoruz. Sürekli birisine dokunarak yaşayamazsınız.”
Son olarak en büyük hayalini de öğrenerek noktalıyoruz söyleşiyi: “ Bir tiyatro sahibi olmak istiyorum. 15-20 sene sonra, maddi manevi imkanlarım olursa bir tiyatrom olacak, ama ben içinde oyuncu olmayacağım. Macbeth’i sahneye koymak da en büyük hayalim. Ben çok istediğim şeyleri hep yaptım hayatta. Konservatuara giremezsin, 23 yaşındasın dediler, ben girdim. Hayatta bitiremezsin bu gidişle dediler, bitirdim. Londra’ya gidemezsin dediler, gittim. Evlenemezsin, çok zor yürür dediler, evlendim. İstediğim şeyleri çok çalışarak gerçekleştirdim hep.” 

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Şubat 2007

1 Ocak 2012 Pazar

Ahmet Ümit

“Erkekler ormanı, kadınlar tek tek ormandaki ağaçları görür”


Çoktandır bizim de bir polisiye yazarımız var. Üstelik onun kitaplarını okurken sadece cinayetleri çözmekle kalmıyor, pek çok şey de öğreniyoruz. Ahmet Ümit, kitaplarının hazırlık aşamasında kendi deyimiyle “çok ağır bir elmas işçisi gibi” çalışıyor çünkü. Şimdilerde güzel bir heyecan yaşıyor ünlü yazar. “Sis ve Gece” adlı romanı sinemaya uyarlandı ve siz bu satırları okurken gösterime girmiş olacak. Yazar, filmi çok beğendiğini, içine sindiğini söylüyor. Aslında onun romanları televizyoncuların, sinemacıların oldukça ilgisini çekiyor. Çünkü okuyanlar bilir, adeta bir film izliyor duygusu uyandırır Ahmet Ümit’in romanları. Zaten sırayla “Bir Ses Böler Geceyi” ve “Kavim” de filme çekilecekmiş. “Ben giderek hem edebiyatçı hem sinemacı olmaya başlıyorum” diyor ünlü yazar.

Kötüler hep erkek
Ahmet Ümit’in kitaplarında hep erkekler kötü adam, cinayetleri onlar işliyor, kötülükleri onlar yapıyor. Kadınlar ise hep daha saf, daha temiz ve masum. Bunun nedenini sorduğumuzda önce gülüyor ve “İleride onu da yapacağım” diyor. Sonra neden kadınlara kötülüğü yakıştıramadığını anlatıyor bize: “Biraz erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Benim kadınlarla aram hep iyi olmuştur. Annem terziydi ve ben hep kızların arasında, el bebek gül bebek büyüdüm. Sonra sevgililerim de hep iyi insanlardı, büyük hayal kırıklıkları yaşatmadı kadınlar bana. Hep sevdim kadınları yani, bir kötülüklerini görmedim bugüne kadar.”

Okurlarımın en az yarısı kadın
Peki acaba Ahmet Ümit’in okurlarının ne kadarı kadın diyoruz, “En az yarısı” diye cevaplıyor ve ekliyor: “Beni kadınlar çok okur. Okurlarım kadın olsun erkek olsun öncelikle bana kitaplarımdan çok şey öğrendiklerini söylüyorlar. Romanların arkasındaki tarih bilgisi, ülkeye dair pek çok bilgi olduğunu, duygu olduğunu söylüyorlar. Belki de kadınları yakalayan şey bu duygu. Bir de kadınlar detaycıdır, benim kitaplarımda da detay çok önemlidir. Belki de oradan yakalıyorum kadınları. Erkek daha genel bakar, bu orman der… Ama kadın bakar, bu ceviz ağacı, bu ladin ağacı der… O ayrıntı zenginliği kadınları çekiyor olabilir.”

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Mart 2007

RÖPORTAJ NOTU: Ahmet Ümit'le bu röportajı Beyoğlu'nda Baraka'da yapmıştık... Röportajdan sonra bize kendi elleriyle çiğ köfte yaptı, mekanın sahibi Erdinç'le birlikte rakı masası hazırladı. Hayatımda yediğim en lezzetli çiğ köfteydi... Ahmet Ümit denilince aklıma düşen çiğ köftedir... ;))

Mehmet Yaşin

Lezzet duraklarının daimi yolcusu...


Gezgin, kaşif, lezzet avcısı, gurme, modern seyyah, günümüzün Evliya Çelebisi… Mehmet Yaşin’e ilk sorumuz, “Size ne diyelim?” oluyor… “Bir kere gurme demeyelim” diyor gülerek ve nedenini açıklıyor: “Aslında Türkiye’de çok az kişiye gurme diyelim. Çünkü gurmelik zor bir iş. Bu yeme içme işlerinin ciddi okulları var dünyada, bir defa oradan dört yıllık bir eğitim almak lazım. Sadece yemek yemek gurmelik değildir. Yemeğin malzemesini, bu malzemelerin nasıl yan yana geleceğini, yemek ekonomisini, teknolojisini iyi bilmek ve ondan sonra da yemek üzerine detaylı yorumlar yapabilmek gurmeliktir.”

Yemek değil oyun
Gurmelik konusuna açıklık getirdikten sonra geliyoruz gezginlik konusuna. “İlk başlarda bir maceraydı gezginlik, sonra bir keşif yolculuğuna dönüştü. Şu son aşamada da gezmekle yemeği birleştirdim. Ben dünyada ve Türkiye’de gittiğim hiçbir yerde asla sıradan yemekler yemem. O yörenin geleneksel, orijinal yemeklerinin tadına bakmak isterim. Bazen çok hoşuma gider o geleneksel yemekler, bazen ağır gelir yiyemem ama mutlaka iki çatal da olsa tadına bakarım.” Yemek yemek, ya da bir yemeğin tadına bakmak bir oyun aslında onun için. Keyifli bir oyun…
 “Esas oyun yemek yemek değil, esas oyun karşınızdaki kişiyle birlikte yemek yerken sanki bir yarışmadaymışsınız gibi içindeki malzemeleri bulabilmek. Sen ‘içinde şu malzeme var’ dersin, o ‘hayır bu var’ der. Aranızda münakaşa çıkar, bunun üzerine şef çağrılır, ona sorulur. Kim doğru bildiyse ötekine, ‘bak ben sana demedim mi’ der.”

Gurme turizmi
Mehmet Yaşin’in CNN Türk’te yaptığı “Yol Üstü Lezzet Durakları” adlı program kısa sürede kanalın en çok izlenen programlarından biri olmuş. Programın doğuş hikayesi ise şöyle: “Arkadaşlarım, dostlarım yola çıkmadan önce hep bana sorarlardı, ‘biz şuraya gidiyoruz, ne yiyelim, ne tavsiye edersin’ diye. Ben de sonunda dedim ki, o zaman bir program yapayım orada anlatayım, tek tek herkese anlatmak yerine. Şimdi Türkiye’de gezen insanlara nerede ne yiyeceklerini anlatan bir program yapıyoruz.” Bu defa da, programı kaçıranlar yine arayıp “Geçen hafta izleyemedik nereyi tanıttınız?” diye sormaya başlayınca, programda anlattıklarını kitapta toplamaya karar vermiş. “Bu programla birlikte doğan bir gurme turizmi var. İnsanlar benim sunduğum adreslerin peşinden gidip yemek yiyorlar. İyi mi ediyorum, yoksa insanları obez mi ediyorum bilmiyorum” diyor gülerek.

Kahramanlar kurgu, olaylar gerçek
Bütün Türkiye’deki lezzet duraklarını keşfettikten sonra, onları bölgelere ayırarak yedi bölgemiz için yedi ayrı kitap yayınlamayı düşünüyor Mehmet Yaşin.
Ama hepsi bu kadar değil, onda proje çok. İşte onlardan bir kaçı: Yurt dışındaki guide (rehber) türü kitaplar basan bir yayıneviyle anlaşarak, Türkiye’ye gelen, Anadolu’yu gezmek isteyen yabancılar için İngilizce ve Almanca rehber kitaplar hazırlamak. Diğer projesi de yıllardır yeme içme üzerine okuduğu kitaplardaki hoşuna giden cümleleri, gazete notlarını, yemek tariflerini, anıları derleyip, kendi yorumlarını da katarak “Yeme içme üzerine altını çizdiklerim” başlıklı bir kitap hazırlamak. Son olarak da, bir roman kurgusu içinde bir ülkeyi anlatmak istiyor… Yarı roman yarı rehber bir kitap yani… Kahramanlar kurgu, ama kahramanların gittiği her yer, yediği her yemek, yaptığı her şey gerçek. Romanı o ülkede okuyorsunuz diyelim, bir bakıyorsunuz romandaki garson, kanlı canlı karşınızda…

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Kasım 2007

Şu Kadın-Erkek Meseleleri...

Kadınlar 40’ından sonra görünmez mi oluyor?

“Otobüste koskoca çantayı kaldırıp, koltuğumun üstündeki bölmeye yerleştirmeye çalışıyordum. Ama o kadar ağırdı ki, dakikalarca uğraştığım halde bir türlü beceremedim. Terden sırılsıklam oldum ve belime ağrı girdi. Bir an görünmez olduğumu düşündüm. Çünkü otobüsteki erkeklerden hiç biri bana yardım etmiyordu. Ama o sırada benimkinin yarısı kadar bile olmayan küçücük bir çantayı yukarı kaldırmaya çalışan, 20’li yaşlarda, sarışın, güzel bir kıza yardım etmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. ‘Acaba çok mu antipatik görünüyorum’ diye düşündüm, ya da çok mu kuvvetli?”

“Yaşına göre çok iyisin”
Bir yolculuk sırasında başından geçenleri böyle anlatıyor Banu. 45 yaşında, kumral, uzun boylu, güzel ve alımlı bir kadın. “Yaşına göre çok iyi” görünen kadınlardan yani… Bu cümleyi tırnak içine almamızın sebebi; 40 yaşını, hatta 30 yaşını aşmış pek çok kadının erkeklerden iltifat niyetine duymaya alıştığı, ama biz kadınların tüylerini diken diken eden bir tanımlama olması. Çok daha fenası da var tabii: “Cami yıkılmış ama mihrabı yerinde”…
Kadınlar özellikle 40’lı yaşlardan itibaren erkeklerin nezdinde yavaş yavaş prim kaybediyorlar. 30 yaşına kadar kadınların yanında olan doğa, 30’undan sonra erkeklerin tarafına geçiyor. Yavaşlayan metabolizma, çekim kanununa karşı koyamayan göğüsler, göz atlarındaki torbalar ve kırışıklıklar, canlılığını ve parlaklığını kaybetmeye başlayan cilt, içine girilemeyen eski kıyafetler… Bir de şu “çıtır kızlar” meselesi var tabii…

Günlük küçük mutluluklar
“Etrafımdaki yaşıtım erkeklerin çoğu evli, geriye kalanlar da “çıtır kızlar”ın peşinde.” diye yakınıyor Banu. Haksız da sayılmaz hani. 40’lı yaşlardaki erkeklerin çoğu kendi yaşıtı kadınları bir tarafa bırakmış, çok daha genç olanlarla ilgileniyorlar. Erkeklerin bu konuda kendilerini savunmak için farklı açıklamaları var tabii! Kimisi içindeki çocuktan dem vuruyor, kimisi yüksek libidosundan…
Erkeklerin beyninde kadınlar genellikle küçük bir ‘av’ olarak algılanıyorlar. Gizli küçük heyecanlar, küçük oyunlar, göz flörtleri, iltifatlar… Burada sözünü ettiğimiz bir ilişki ya da yasak aşk yaşamak değil… Biz kadınlar yaşadığımız ilişkiden memnun olsak da, günlük hayatımıza biraz neşe ve küçücük mutluluklar kattığı için severiz bu tarz flörtleri. Yani beğenildiğimizin erkekler tarafından hissettirilmesini… Sadece akıllı ve yetenekli olmakla kalmayıp aynı zamanda çekici olduğunu, erkeklerin ilgisini fazlasıyla üzerine çektiğini bilmek hangi kadını mutlu etmez ki?
Ama birden, bugüne kadar sabahları güneşin doğması kadar normal olan bir şey eksiliyor yaşamınızdan, düşünsenize. Bu küçücük mutluluklar elinizden alınıyor… Bu durumda insanın moralinin bozulması da son derece normal değil mi? 

Nesillerini devam ettirme içgüdüsü
Ve 40’lı yaşlarla beraber kadınlar birden acı bir gerçekle karşı karşıya kalıyorlar. Bu çok özel çekiciliğin ve doğanın bize verdiği avantajın önemli bir şarta bağlanmış olduğunu fark ediyorlar: Gençlik… Gençlik erkeklerde üreyebilmeyi çağrıştırıyor. Aynı zamanda erkeklerin böyle erotik tepki vermelerinin nedenini de açıklıyor: Nesillerini devam ettirme içgüdüsü…  Evet, belki 40’lı yaşların sonlarına yaklaşan kadınlar için, bu üremeye katkıda bulunmak pek mümkün olmayabilir. Ama öte yandan bu yaşların hiç de azımsanmayacak başka avantajları yok mu? Üstelik öyle az buz da değil… Kadınlar 40’lı yaşlarda daha özgüven sahibi, bağımsız ve özgür olurlar. Karşısına çıkan erkeklerde yakışıklılık değil, çok daha önemli özellikler aramaya başlarlar. Aşktan çok yakınlığın, anlayışın, içtenliğin ve paylaşımın önemli olduğu ilişkiler yaşamak isterler. Bu arada aşka da itirazları olmaz elbette.

Taklit değil gerçek...
Kadınlar asıl 40’ından sonra cinselliğin tadına varıyor, bedenlerini tanıyor ve özgürce yaşıyorlar. Ve bu en verimli dönemlerinde de erkekler tarafından görmezlikten geliniyorlar. Haksızlık değil mi bu şimdi? Ama biliyoruz ki, kendine güvenen, ne istediğini, daha da önemlisi ne istemediğini bilen, yaşamda yolunu seçmiş ve o yolda güvenle ilerleyen, güçlü bir kadınla beraber olmak biraz da cesaret ister. Onun yerine en bebek sesiyle şımararak  “Aşkım ne kadar çok şey biliyorsun, hayranım sana!” diyecek, ama bu arada erkeğe her istediğini de yaptıracak ‘küçük kadınlar’ı tercih ediyor erkekler.
40’lı yaşlardaki bir kadın, birlikte olduğu erkeğe sürekli hayranlığını dile getirmez belki ama onunla fikirlerini ve tecrübelerini paylaşır, eşit ve özgür bir ilişki talep eder ve yatakta orgazm taklidi yapmasına gerek kalmayacak kadar doyumlu bir cinsellik yaşar… Zaten orgazm taklidi yapacağı bir erkekle de beraber olmaz. Evet, kadınlar cephesinden durum budur!

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Ağustos 2007