2 Ocak 2012 Pazartesi

Dolunay Soysert

Arka sıradaki küçük sarışın kız...


“İlk Aşk” filmindeki sessiz, hüzünlü, başına gelen her şeyi derin bir sukunetle kabul eden Aysel; “Mavi Gözlü Dev” deki uğruna şiirler yazılan ama sonra terk edilen Piraye; “Bebeğim dizisindeki istediği çocuğa bir türlü kavuşamayan ve anne olma arzusuyla yanıp tutuşan Leyla… O hüzünlü yüzü ve içimize işleyen bakışlarıyla kederli kadınların, ayrılıklarını, acılarını, kaybedişlerini anlattı bize hep. Ama onunla karşılaşınca gördük ki, aslında neşe dolu, esprili, bıcır bıcır bir kadın Dolunay Soysert. O kadar yüksek bir enerjisi var ki, saatlerce anlatabilir hiç yorulmadan. Ve siz saatlerce dinleyebilirsiniz onu hiç sıkılmadan…

Baskın bir ağabey
“Ben genellikle çok hatırlanmayan bir çocuğum ailede” diyerek başlıyor Adana’da geçen çocukluğunu anlatmaya. “Çünkü çok baskın bir ağabey karakteri vardı. Benden bir buçuk yaş büyük ağabeyim, çok haşarı, çok hastalıklı, çok delişmen olduğu için ben ‘arkadaki küçük sarışın kız’ olarak kalmışım. Yedi yaşına geldiğimde de üçüncü kardeş geldi. O tamamen taleple ilgiliydi aslında. Biz iki kardeş çok sıkılmıştık, üçüncüyü istiyoruz dedik.”
Kendinden yedi yaş küçük kardeşine anneden daha baskın bir ablalık yaptığı dönemler olduğunu da itiraf ediyor. Dört yaşına geldiğinde Adana’dan Ankara’ya taşınmış aile, müteahhit olan babanın işleri nedeniyle. Adana’da geçen o ilk dört yıldan anı olarak kalan çok fazla şey yok aslında belleğinde. Sadece küçük birkaç detay belki… “Küçük bir kilimimiz vardı, onu balkona serip üzerine oturur ve soyup soyup yediğimiz turunçgillerin kabuklarını dışarıya atardık.”

Aşk çocuklarıyız…
Babasına aşık bir kız çocuğuymuş Soysert. Ama “Çocukluğumda sadece cumartesi pazarları görebildiğim bir babam vardı” diyor. “Çünkü hep işleri yüzünden başka şehirlere gitmek zorundaydı. Cuma akşamları babam gelirdi. O bir seramoniydi. Annem süslenirdi, güzel kıyafetler giyerdi, muhteşem bir sofra hazırlanırdı… Pazartesi günü babamızın gideceğini bildiğimizden Pazar akşamı yatağa gitmeden onunla vedalaşıp öyle yatardık. Çok uzun yıllar böyle idare ettik. Zaman ilerledikçe, yaşım ilerledikçe annemi inanılmaz takdir ediyorum. Yanında hiç kimse yoktu ve üç küçük çocukla, Adana’da yetişmiş genç bir kadın, Ankara’da yapayalnızdı.”
Anne ve babasından bahsederken aklına gelen sihirli kelime ‘Aşk’ Soysert’in… Çünkü onlar hala birbirlerine aşık, el ele, göz göze dolaşan bir çiftmiş. “Annemle babam Bodrum’a taşındılar. Bir gün İstanbul’dan onları ziyarete gittim Bodrum’a. Ve ‘evet aşk diye bir şey var’ dediğim bir sahneyle karşılaştım. Kumsalda el ele yürüyorlardı gülerek… Deniz yakamozluydu ve o sırada altmışlarını yaşıyorlardı. Çok güzel bir görüntüydü… Çok güzel bir resimdi o, kolay edinilebilir bir şey değil. Yaşanmışlığın arkasından gelen o sakinlik, dinginlik, karar vermişlik ve mutluluk… O zaman evli değildim ve ‘Allahım, ne olur benim de böyle biri olsun hayatımda’ dedim. Aile hayatınız karışıksa, biraz daha aşka, evliliğe uzak durabiliyorsunuz. Ama gerçekten aşk çocuklarıysanız, biraz da şansınız varsa birbirinizi buluyorsunuz bir yerlerde. Biz Sinan’la birbirimizi gördük ve bir hafta sonra dedik ki ‘Evet, galiba sensin’. Sonra utandık birbirimizden acaba çok mu çabuk oldu diye ama… Her şey o kadar aynıydı ki! Bu durumda da zaman kaybetmenin hiç gereği yoktu.”

Yıldız Kenter’in karşısında
Ankara’dan sonra İstanbul’a gelmişler ve Moda Koleji’nde okumuş Dolunay Soysert. O dönemler kendini tamamen kalemle, yazıyla ifade eden biri olduğunu söylüyor. Oyunculuk hiç aklında yokmuş o günlerde. Resim yapıyormuş ve akademi sınavlarına hazırlanıyormuş. Ama akademi sınavlarını kazanamamak büyük bir hayal kırıklığı yaratmış onda. “Eğer iyi bir öğrenciyseniz, hep istediğiniz şeyleri kazanıyorsanız ve pohpohlanmaya, alkışa alışıksanız büyük bir hayal kırıklığı oluyor. Yaptığım resimler hep iyi bulunuyordu çünkü, beğeniliyordu. Bir anda ‘yapamadım’ la, ‘başaramadım’la ilgili ilk tecrübemdi ve müthiş hırslandırdı bu beni.”
Sonrasında bir gün gazeteyi açıp da konservatuvar giriş sınavlarının ilanını gördüğünü hatırlıyor. “Konservatuvar yarı zamanlıydı. Ben de o sırada Arkeoloji ve sanat tarihi bölümünde okuyordum üniversitede. ‘Tiyatro tarihini de öğreneyim, ne biçim bir altyapı oluşturur bende’ diye düşündüm. Ama sonra öğrendim ki, şiirle ve monologla giriliyor sınavlara. ‘Olsun yaparım’ dedim. Oturdum şiir ezberledim, monolog ezberledim.”
Sınava girmiş girmesine ama Yıldız Kenter hissetmiş olacak ki tiyatroyu yeterince istemediğini uyarmış onu bu konuda. “Yaşın çok küçük daha ve sen ne istediğine henüz karar vermemişsin dedi Yıldız Kenter. Ama oradan çıkınca sihirli bir değnek dokundu sanki bana ve birden ne istediğime karar verdim. ‘Ben tiyatrocu olmak istiyorum’ dedim kendi kendime. Gerçekten sahne tozu diye bir şey varmış, büyülü bir yer sahne. Sahnedesiniz, herkes sizi seyrediyor, ağzınızdan çıkan her söz bir değer ifade etmeye başlıyor… Büyülendim ben… Ve o anda her şey tersine döndü.”

Amerika serüveni
Bu sihirli dokunuştan sonra hayatının mesleğini bulduğuna inanmış artık Soysert. Akademinin sınavlarını kenara itmiş ve konservatuvara hazırlanmaya başlamış deliler gibi. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin sınavlarını kazanmış kazanmasına ama onun derdi hep Yıldız Kenter’in karşısına tekrar çıkmakmış. “Fakat MSM o kadar eğlenceli, eğitim o kadar kuvvetliydi ki, ben kalıyorum burada dedim”.
Bundan sonra da Amerika serüveni başlıyor Soysert’in hayatında. Nebraska Üniversitesi’nde drama ve tiyatro okumak üzere Amerika’nın yolunu tutuyor. “Bugünkü Dolunay’ı oluşturan şeyler orada yaşadığım zorluklardır, çok insan tanımaktır. Çünkü farklı işlerde olmak, farklı şeyler yapmak zorunda kaldım.” Önce yaklaşık bir yıl boyunca New York, 36. caddede bir butikte müdürlük yapmış. Sonra bir İtalyan Restoranında ve bir Ermeni restoranında çalışmış. Hatta çocuk bakıcılığı ve düğün organizasyonu işlerinde bile çalışmış, Amerika’da kaldığı dört yıl boyunca.
Bir yandan da okula devam ediyormuş.  “Bütün bu işlerin mesleğimi bire bir bağladığını düşünüyorum. Hepsi lezzetle ilgili. Beğenmek ya da beğenmemek endeksli işler. Sonuçta lezzet arayışındaki insanlara hitap ediyorsunuz.”

“Bir gün tekrar Amerika’ya gideceğim”
Bu arada bir yaz tatilinde Türkiye’ye gelmiş ama tekrar Amerika’ya dönmek üzere. Tomris Giritlioğlu’yla karşılaşmışlar bir doğum gününde. ‘Hazır gelmişken seninle bir yazlık proje yapalım’ demiş Giritlioğlu, ve ‘Sultan Makamı’nın senaryosunu tutuşturmuş eline. Bu arada hala Amerika’ya dönmek niyetinde olduğu için oradaki evini kapatmamış henüz. Arkadaşlarının yanında kalıyormuş. “Uzun süre burada ev tutmadım. Sebebi de şuydu, ‘hayır yenik düşmeyeceğim’ diyordum kendi kendime. ‘Orada bir ideal belirledim, beş yıldır orada çabalıyorum şimdi her şeyi bırakacaksam niye gittim ki o zaman’ diyordum. Ama sonra yaş otuzu gördüğü zaman dedim ki kendi kendime, ‘Dolunay insanların evi vardır. Senin bir yatak odan olmalı, kitaplarını koyacağın rafların, yemek yapacağın bir mutfağın olmalı… Daha fazla arkadaşlarında kalamazsın”.
Bu kararı verdikten sonra Amerika’ya gidip oradaki evini kapatmış ve İstanbul’dan bir ev tutmuş kendine. Küçük bir bavulla girmiş evine. Ama Amerika’daki macerasının son bulduğunu, artık gitmeyeceğini kabul etmemiş, hala da etmiyor. “Artık daha donanımlı olarak gidebilirim. Şimdi beş filmim var, oynamış olduğum pek çok dizi, oyun var, ödüllerim var. Profesyonel bir oyuncu olarak o hayata girebilme şansım var artık. Elimdeki malzeme biraz daha kuvvetlensin… Evrensel bir iş yapıyorum çünkü. Ve işimi dünyanın her yerinde yapmak, herkese ulaşmak istiyorum.”

“Siyam ikizi gibi olmak tehlikeli”
Söyleşinin sonuna doğru biraz da aşktan ve evlilikten bahsedelim istiyoruz. Evlilikte öncelikle ‘özgür alan’ meselesinin çok önemli olduğunu vurguluyor güzel sanatçı. “Oyun hamurları vardır hani. Ayrı ayrı çok güzeldir renkleri ama birbirine karıştırdığınızda çirkin bir renk çıkar ortaya. Birleşmek güzel bir şey ama kendi renginizi de korumanız lazım. Birbirinize müdahale etmeye ya da ‘sadece ben varım hayatında’ demeye başladığınızda zaten bireyliğinizi kaybedip aynı soyadı altında birleşmiş tek bir kişilik haline geliyorsunuz. Bu, siyam ikizliğini kabul ettiğinizin göstergesidir ve bizim işimiz için kabul edilebilir bir şey değil. Biz ayrı değerlendirilmesi gereken, ayrı duruşları olan iki insanız.” 

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Mayıs 2007

RÖPORTAJ NOTU: Dolunay Soysert için söyleyebileceğim tek şey var; hayatta gördüğüm en doğal, en sıcak insanlardan biri. Röportaj boyunca, sanki samimi bir arkadaşımla söyleşiyormuşum  hissi verdi bana. Hatta bir ara öyle derin mevzulara girdik ki; anlattıkları sonuna kadar 'off the record' kalacak bende...

Sinan Tuzcu

“Yapamazsın dedikleri her şeyi yaptım hayatta”


Ihlamurlar Altında dizisindeki Ömer rolüyle tanıdık onu. Ama Sinan Tuzcu 12 yıldır oyunculuk yapıyor ve bulunduğu yere gelebilmek için gerçekten çok çalışmış. Başka türlü başarılı olunabileceğine de inanmıyor zaten. Geçici ün, şöhret peşinde değil. Onun istediği, işini iyi yapıyor olmaktan dolayı 50 yıl sonra da hatırlanmak. Kalıcı olmanın peşinde yani… İşte bu yüzden kaliteli işlere imza atmaya, iyi projelerde yer almaya çalışıyor.

"Nazım Hikmet okuyarak büyüdüm"
Gaziantep’te doğmuş, büyümüş Sinan Tuzcu. Annesi ve babası Antep’in önde gelen ailelerindenmiş. “Çok güzel bir çocukluk geçirdim” diye başlıyor söze, o günleri biraz anlatmasını istediğimizde. “Antep bir kültür kentiydi o zamanlar. Müthiş eğlenceli bir çocukluktu. Dedem avukattı ve ‘Nev-i şahsına münhasır’ bir insandı. İnanılmaz bir kütüphanesi vardı. Kocaman bir kütüphaneyle büyümüş bir çocuğum ben. Hatta yasak olmasına rağmen Nazım Hikmet okuyarak, Aziz Nesin okuyarak büyüdüm.” Dokuz yaşından itibaren ailesiyle birlikte İstanbul’a gidip gelmeye başlamışlar, ardından da İstanbul’a taşınmışlar. Ama Antep’ten hiç kopmamış Tuzcu. Anneannesi, babaannesi, teyzeleri, halaları hala Antep’te yaşıyor.

Konservatuara geç başlamış
Henüz dokuz yaşındayken Antep’te, Yıldız ve Müşfik Kenter’i sahnede seyrettiğinde onların enerjisine inanarak tiyatrocu olmaya karar vermiş Sinan Tuzcu. Ailesi de onun bu isteğine karşı çıkmamış aslında ama “Bir mesleğin olsun da, sen yine ne istiyorsan yap, bu senin hayatın’ demişler. O da gitmiş Bilkent Üniversitesi’nde turizm okumaya başlamış. Bu arada tiyatroyla da bağını hiç kesmemiş tabii. Bilkent’te tiyatro kulübünün başkanlığını yapmış, Ankara’da bir sanat atölyesi kurmuş.
Ve sonunda öyle bir noktaya gelmiş ki, ‘Artık benim konservatuar okumam lazım’ demiş kendi kendine. “Zaten hep oralarda gezindiğim için bütün konservatuar öğrencilerini tanıyordum. Bir gün Tilbe Saran sayesinde İstanbul’daki sınavlara girmeye karar verdim.” Ama bir engel varmış karşısında: Yaşı. “Yaşım büyüktü, 23 yaşındaydım. Nasıl yapacağım falan derken Kadıköy konservatuarda yaş sınırının olmadığını öğrendim, sınavlara girdim ama kazanamadım. Bu arada turizm okumaya da devam ediyordum. Tam ‘Olmayacak galiba’ derken Mimar Sinan konservatuarı kazandım, üstelik yaş sınırını da atladım orada, üstün yetenek kanunuyla kazandım ve üç senede bitirdim okulu.”

Ver elini İngiltere...
Konservatuar biter bitmez de bu kez başka bir macera başlamış Sinan Tuzcu için. Londra yılları… Yine çok sevdiği hocası Tilbe Saran vasıtasıyla. “Aralıklarla altı ay kaldım Londra’da. Mehmet Ergen’le tanıştım. Aklınıza gelebilecek her işi yaptım. Tiyatrodaki bardan tutun da, temizlikçiliğe kadar… Bol bol oyun seyrettim, gruplarla tanıştım. Sonra öyle bir aşamaya geldim ki, artık bir karar vermek zorundaydım. Londra da mı kalacağım, Türkiye ye mi döneceğim? İşte bu noktada Mehmet Ergen’in kendi deneyimlerinden bana aktardıkları etkili oldu karar vermemde. Orada ne kadar başarılı, ne kadar iyi olursanız olun bir yere kadar gelirsiniz. Çünkü böyle kapalı bir sistem var. Eğer Cambridge mezunu değilseniz, eşcinsel değilseniz bir yere kadar yani… Bunu İngilizler söyler. Tiyatroda böyle bir yapı var. Bir yerden sonra sizi çok istemezler. Londra’da yaşayan birçok tiyatrocu ağabeyimizin de başına gelmiştir bu. Mehmet Ergen de on beş sen sonra Türkiye’ye dönüp burada çalışmaya başladı sonunda.”

Ihlamurlar Altında ile gelen şöhret
Böylelikle Türkiye’ye dönmeye karar vermiş Tuzcu. Gelen teklifler de varmış zaten. Değerlendirdiği ilk teklif ise Ömer Vargı’nın yönettiği İnşaat filmi olmuş. “Sadece iki gün oyuncu olarak setteydim ama onun dışında yirmi yedi gün oradaydım. İnanılmaz bir okuldu benim için. Çok şey öğrendim Ömer Vargı’dan.” Daha sonra Eskişehir’de bir yıl çalışmış. Anadolu Üniversitesi’nin bünyesindeki Tiyatro Andaolu’da, Mehmet Ergen’in sahneye koyduğu bir Shakespeare oyununda rol almış konuk oyuncu olarak. “Ben çok şanslı bir insanım. Hep çok genç ve dinamik ekiplerle çalıştım ve çok şey öğrendim” diyor.
Teklifler gelmeye devam ediyormuş ama biraz beklemeyi tercih etmiş o. “Çünkü biraz korktuğum bir şeydi televizyon” diye açıklıyor bu durumu ve ekliyor: “Oluyorsa düzgün, iyi bir şey olsun dedim. Sonunda da Tomris Giritlioğlu beni kandırmayı başardı. Oynayacağım karakterin başrol olması değil, gerçek bir insan olması önemli benim için. O anlamda bizim senaryomuz çok iyiydi.” Böylece Ihlamurlar Altında dizisinde Ömer karakteriyle karşımıza çıktı Sinan Tuzcu. Çok da yerinde bir karar verdiğini düşünüyor şimdi. Yine çok şey öğrendiği insanlarla çalışıyor.  

"Dolunay'la yaşlanmak istiyorum..."
Sinan Tuzcu’nun hayatında belki de bir dönüm noktası olan Ayşe Opereti’nden konuşmak istiyoruz biraz da. Gözleri ışıldıyor birden, sesinin tınısı değişiyor. “Gülriz Sururi gibi önemli bir tiyatrocuyu tanıdım orada. Bugün sokakta gördüğümde selam verebiliyorum, bu benim için çok önemli bir şey. Tiyatro seyrederek büyümüş bir oyuncu için Engin Cezzar, Gülriz Sururi tiyatrosunda çalışmak inanılmaz bir şey.” Gelelim asıl hikayeye… Sevdiği kadınla, şimdi eşi olan Dolunay Soysert’le de Ayşe Opereti’nde tanışmışlar. Aşkı çok iyi bilen ve  yaşayan bir adamın ağzından dinleyelim isterseniz bu aşk hikayesini: “Birbirimizin adını duymuştuk, çok fazla ortak arkadaşımız var çünkü. Ama hiç karşılaşmamıştık. Çok merak ediyordum, Marliyn’i oynayan bir kadın… Ödül de almıştı üstelik. Karşılaştık. Önce iyi arkadaş olduk sanırım. İlk başta arkadaşlıkla başladı yani. Ama sonra ikimiz de fark ettik ki, aşık olmuşuz birbirimize. Altı ay içinde de evlendik.
Sevgiyi, aşkı çok önemseyen, sevgi dolu, çok düzgün evlilikler yaşayan ailelerde büyüdük biz. Çok şanslıyız ikimiz de. Gerçekten birbirini severek evlenmiş ve hala birbirlerine aşık ailelerin çocuklarıyız. Dolayısıyla doğru şey nedir hissedebildik galiba. Bu kadar hızlı olmasının sebebi bu… İlk başlarda evliliği hiç düşünmüyordum aslında, o da düşünmüyordu. Ama “evet budur” demekle ilgili sanırım. Evet, ben Dolunay’ın yaşlandığını görmek istiyorum, onunla birlikte yaşlanmak istiyorum dedim. Önümüzdeki örnekler çok iyiydi çünkü.”

"Evlenemezsin dediler, evlendim"
İki sanatçının evliliği çok zor olur derler ya hani. Ama hiç de öyle düşünmüyor Tuzcu: “Beraber geçirdiğiniz zaman açısından zor, çünkü ikimiz de çok yoğun çalışıyoruz. Ama onun dışında bir zorluğunu görmedim. Özel alanlarımız var bizim evlilikte. Sessiz kalmayı biliyoruz, susmayı biliyoruz ki bu çok önemli bir şey. Kafası çok dolu, ben biraz sessiz olayım, kenara çekileyim, biraz kendisiyle barışsın sonra nasıl olsa öğrenirim derdini diyoruz. Sürekli birisine dokunarak yaşayamazsınız.”
Son olarak en büyük hayalini de öğrenerek noktalıyoruz söyleşiyi: “ Bir tiyatro sahibi olmak istiyorum. 15-20 sene sonra, maddi manevi imkanlarım olursa bir tiyatrom olacak, ama ben içinde oyuncu olmayacağım. Macbeth’i sahneye koymak da en büyük hayalim. Ben çok istediğim şeyleri hep yaptım hayatta. Konservatuara giremezsin, 23 yaşındasın dediler, ben girdim. Hayatta bitiremezsin bu gidişle dediler, bitirdim. Londra’ya gidemezsin dediler, gittim. Evlenemezsin, çok zor yürür dediler, evlendim. İstediğim şeyleri çok çalışarak gerçekleştirdim hep.” 

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Şubat 2007

1 Ocak 2012 Pazar

Ahmet Ümit

“Erkekler ormanı, kadınlar tek tek ormandaki ağaçları görür”


Çoktandır bizim de bir polisiye yazarımız var. Üstelik onun kitaplarını okurken sadece cinayetleri çözmekle kalmıyor, pek çok şey de öğreniyoruz. Ahmet Ümit, kitaplarının hazırlık aşamasında kendi deyimiyle “çok ağır bir elmas işçisi gibi” çalışıyor çünkü. Şimdilerde güzel bir heyecan yaşıyor ünlü yazar. “Sis ve Gece” adlı romanı sinemaya uyarlandı ve siz bu satırları okurken gösterime girmiş olacak. Yazar, filmi çok beğendiğini, içine sindiğini söylüyor. Aslında onun romanları televizyoncuların, sinemacıların oldukça ilgisini çekiyor. Çünkü okuyanlar bilir, adeta bir film izliyor duygusu uyandırır Ahmet Ümit’in romanları. Zaten sırayla “Bir Ses Böler Geceyi” ve “Kavim” de filme çekilecekmiş. “Ben giderek hem edebiyatçı hem sinemacı olmaya başlıyorum” diyor ünlü yazar.

Kötüler hep erkek
Ahmet Ümit’in kitaplarında hep erkekler kötü adam, cinayetleri onlar işliyor, kötülükleri onlar yapıyor. Kadınlar ise hep daha saf, daha temiz ve masum. Bunun nedenini sorduğumuzda önce gülüyor ve “İleride onu da yapacağım” diyor. Sonra neden kadınlara kötülüğü yakıştıramadığını anlatıyor bize: “Biraz erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Benim kadınlarla aram hep iyi olmuştur. Annem terziydi ve ben hep kızların arasında, el bebek gül bebek büyüdüm. Sonra sevgililerim de hep iyi insanlardı, büyük hayal kırıklıkları yaşatmadı kadınlar bana. Hep sevdim kadınları yani, bir kötülüklerini görmedim bugüne kadar.”

Okurlarımın en az yarısı kadın
Peki acaba Ahmet Ümit’in okurlarının ne kadarı kadın diyoruz, “En az yarısı” diye cevaplıyor ve ekliyor: “Beni kadınlar çok okur. Okurlarım kadın olsun erkek olsun öncelikle bana kitaplarımdan çok şey öğrendiklerini söylüyorlar. Romanların arkasındaki tarih bilgisi, ülkeye dair pek çok bilgi olduğunu, duygu olduğunu söylüyorlar. Belki de kadınları yakalayan şey bu duygu. Bir de kadınlar detaycıdır, benim kitaplarımda da detay çok önemlidir. Belki de oradan yakalıyorum kadınları. Erkek daha genel bakar, bu orman der… Ama kadın bakar, bu ceviz ağacı, bu ladin ağacı der… O ayrıntı zenginliği kadınları çekiyor olabilir.”

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Mart 2007

RÖPORTAJ NOTU: Ahmet Ümit'le bu röportajı Beyoğlu'nda Baraka'da yapmıştık... Röportajdan sonra bize kendi elleriyle çiğ köfte yaptı, mekanın sahibi Erdinç'le birlikte rakı masası hazırladı. Hayatımda yediğim en lezzetli çiğ köfteydi... Ahmet Ümit denilince aklıma düşen çiğ köftedir... ;))

Mehmet Yaşin

Lezzet duraklarının daimi yolcusu...


Gezgin, kaşif, lezzet avcısı, gurme, modern seyyah, günümüzün Evliya Çelebisi… Mehmet Yaşin’e ilk sorumuz, “Size ne diyelim?” oluyor… “Bir kere gurme demeyelim” diyor gülerek ve nedenini açıklıyor: “Aslında Türkiye’de çok az kişiye gurme diyelim. Çünkü gurmelik zor bir iş. Bu yeme içme işlerinin ciddi okulları var dünyada, bir defa oradan dört yıllık bir eğitim almak lazım. Sadece yemek yemek gurmelik değildir. Yemeğin malzemesini, bu malzemelerin nasıl yan yana geleceğini, yemek ekonomisini, teknolojisini iyi bilmek ve ondan sonra da yemek üzerine detaylı yorumlar yapabilmek gurmeliktir.”

Yemek değil oyun
Gurmelik konusuna açıklık getirdikten sonra geliyoruz gezginlik konusuna. “İlk başlarda bir maceraydı gezginlik, sonra bir keşif yolculuğuna dönüştü. Şu son aşamada da gezmekle yemeği birleştirdim. Ben dünyada ve Türkiye’de gittiğim hiçbir yerde asla sıradan yemekler yemem. O yörenin geleneksel, orijinal yemeklerinin tadına bakmak isterim. Bazen çok hoşuma gider o geleneksel yemekler, bazen ağır gelir yiyemem ama mutlaka iki çatal da olsa tadına bakarım.” Yemek yemek, ya da bir yemeğin tadına bakmak bir oyun aslında onun için. Keyifli bir oyun…
 “Esas oyun yemek yemek değil, esas oyun karşınızdaki kişiyle birlikte yemek yerken sanki bir yarışmadaymışsınız gibi içindeki malzemeleri bulabilmek. Sen ‘içinde şu malzeme var’ dersin, o ‘hayır bu var’ der. Aranızda münakaşa çıkar, bunun üzerine şef çağrılır, ona sorulur. Kim doğru bildiyse ötekine, ‘bak ben sana demedim mi’ der.”

Gurme turizmi
Mehmet Yaşin’in CNN Türk’te yaptığı “Yol Üstü Lezzet Durakları” adlı program kısa sürede kanalın en çok izlenen programlarından biri olmuş. Programın doğuş hikayesi ise şöyle: “Arkadaşlarım, dostlarım yola çıkmadan önce hep bana sorarlardı, ‘biz şuraya gidiyoruz, ne yiyelim, ne tavsiye edersin’ diye. Ben de sonunda dedim ki, o zaman bir program yapayım orada anlatayım, tek tek herkese anlatmak yerine. Şimdi Türkiye’de gezen insanlara nerede ne yiyeceklerini anlatan bir program yapıyoruz.” Bu defa da, programı kaçıranlar yine arayıp “Geçen hafta izleyemedik nereyi tanıttınız?” diye sormaya başlayınca, programda anlattıklarını kitapta toplamaya karar vermiş. “Bu programla birlikte doğan bir gurme turizmi var. İnsanlar benim sunduğum adreslerin peşinden gidip yemek yiyorlar. İyi mi ediyorum, yoksa insanları obez mi ediyorum bilmiyorum” diyor gülerek.

Kahramanlar kurgu, olaylar gerçek
Bütün Türkiye’deki lezzet duraklarını keşfettikten sonra, onları bölgelere ayırarak yedi bölgemiz için yedi ayrı kitap yayınlamayı düşünüyor Mehmet Yaşin.
Ama hepsi bu kadar değil, onda proje çok. İşte onlardan bir kaçı: Yurt dışındaki guide (rehber) türü kitaplar basan bir yayıneviyle anlaşarak, Türkiye’ye gelen, Anadolu’yu gezmek isteyen yabancılar için İngilizce ve Almanca rehber kitaplar hazırlamak. Diğer projesi de yıllardır yeme içme üzerine okuduğu kitaplardaki hoşuna giden cümleleri, gazete notlarını, yemek tariflerini, anıları derleyip, kendi yorumlarını da katarak “Yeme içme üzerine altını çizdiklerim” başlıklı bir kitap hazırlamak. Son olarak da, bir roman kurgusu içinde bir ülkeyi anlatmak istiyor… Yarı roman yarı rehber bir kitap yani… Kahramanlar kurgu, ama kahramanların gittiği her yer, yediği her yemek, yaptığı her şey gerçek. Romanı o ülkede okuyorsunuz diyelim, bir bakıyorsunuz romandaki garson, kanlı canlı karşınızda…

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Kasım 2007

Şu Kadın-Erkek Meseleleri...

Kadınlar 40’ından sonra görünmez mi oluyor?

“Otobüste koskoca çantayı kaldırıp, koltuğumun üstündeki bölmeye yerleştirmeye çalışıyordum. Ama o kadar ağırdı ki, dakikalarca uğraştığım halde bir türlü beceremedim. Terden sırılsıklam oldum ve belime ağrı girdi. Bir an görünmez olduğumu düşündüm. Çünkü otobüsteki erkeklerden hiç biri bana yardım etmiyordu. Ama o sırada benimkinin yarısı kadar bile olmayan küçücük bir çantayı yukarı kaldırmaya çalışan, 20’li yaşlarda, sarışın, güzel bir kıza yardım etmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. ‘Acaba çok mu antipatik görünüyorum’ diye düşündüm, ya da çok mu kuvvetli?”

“Yaşına göre çok iyisin”
Bir yolculuk sırasında başından geçenleri böyle anlatıyor Banu. 45 yaşında, kumral, uzun boylu, güzel ve alımlı bir kadın. “Yaşına göre çok iyi” görünen kadınlardan yani… Bu cümleyi tırnak içine almamızın sebebi; 40 yaşını, hatta 30 yaşını aşmış pek çok kadının erkeklerden iltifat niyetine duymaya alıştığı, ama biz kadınların tüylerini diken diken eden bir tanımlama olması. Çok daha fenası da var tabii: “Cami yıkılmış ama mihrabı yerinde”…
Kadınlar özellikle 40’lı yaşlardan itibaren erkeklerin nezdinde yavaş yavaş prim kaybediyorlar. 30 yaşına kadar kadınların yanında olan doğa, 30’undan sonra erkeklerin tarafına geçiyor. Yavaşlayan metabolizma, çekim kanununa karşı koyamayan göğüsler, göz atlarındaki torbalar ve kırışıklıklar, canlılığını ve parlaklığını kaybetmeye başlayan cilt, içine girilemeyen eski kıyafetler… Bir de şu “çıtır kızlar” meselesi var tabii…

Günlük küçük mutluluklar
“Etrafımdaki yaşıtım erkeklerin çoğu evli, geriye kalanlar da “çıtır kızlar”ın peşinde.” diye yakınıyor Banu. Haksız da sayılmaz hani. 40’lı yaşlardaki erkeklerin çoğu kendi yaşıtı kadınları bir tarafa bırakmış, çok daha genç olanlarla ilgileniyorlar. Erkeklerin bu konuda kendilerini savunmak için farklı açıklamaları var tabii! Kimisi içindeki çocuktan dem vuruyor, kimisi yüksek libidosundan…
Erkeklerin beyninde kadınlar genellikle küçük bir ‘av’ olarak algılanıyorlar. Gizli küçük heyecanlar, küçük oyunlar, göz flörtleri, iltifatlar… Burada sözünü ettiğimiz bir ilişki ya da yasak aşk yaşamak değil… Biz kadınlar yaşadığımız ilişkiden memnun olsak da, günlük hayatımıza biraz neşe ve küçücük mutluluklar kattığı için severiz bu tarz flörtleri. Yani beğenildiğimizin erkekler tarafından hissettirilmesini… Sadece akıllı ve yetenekli olmakla kalmayıp aynı zamanda çekici olduğunu, erkeklerin ilgisini fazlasıyla üzerine çektiğini bilmek hangi kadını mutlu etmez ki?
Ama birden, bugüne kadar sabahları güneşin doğması kadar normal olan bir şey eksiliyor yaşamınızdan, düşünsenize. Bu küçücük mutluluklar elinizden alınıyor… Bu durumda insanın moralinin bozulması da son derece normal değil mi? 

Nesillerini devam ettirme içgüdüsü
Ve 40’lı yaşlarla beraber kadınlar birden acı bir gerçekle karşı karşıya kalıyorlar. Bu çok özel çekiciliğin ve doğanın bize verdiği avantajın önemli bir şarta bağlanmış olduğunu fark ediyorlar: Gençlik… Gençlik erkeklerde üreyebilmeyi çağrıştırıyor. Aynı zamanda erkeklerin böyle erotik tepki vermelerinin nedenini de açıklıyor: Nesillerini devam ettirme içgüdüsü…  Evet, belki 40’lı yaşların sonlarına yaklaşan kadınlar için, bu üremeye katkıda bulunmak pek mümkün olmayabilir. Ama öte yandan bu yaşların hiç de azımsanmayacak başka avantajları yok mu? Üstelik öyle az buz da değil… Kadınlar 40’lı yaşlarda daha özgüven sahibi, bağımsız ve özgür olurlar. Karşısına çıkan erkeklerde yakışıklılık değil, çok daha önemli özellikler aramaya başlarlar. Aşktan çok yakınlığın, anlayışın, içtenliğin ve paylaşımın önemli olduğu ilişkiler yaşamak isterler. Bu arada aşka da itirazları olmaz elbette.

Taklit değil gerçek...
Kadınlar asıl 40’ından sonra cinselliğin tadına varıyor, bedenlerini tanıyor ve özgürce yaşıyorlar. Ve bu en verimli dönemlerinde de erkekler tarafından görmezlikten geliniyorlar. Haksızlık değil mi bu şimdi? Ama biliyoruz ki, kendine güvenen, ne istediğini, daha da önemlisi ne istemediğini bilen, yaşamda yolunu seçmiş ve o yolda güvenle ilerleyen, güçlü bir kadınla beraber olmak biraz da cesaret ister. Onun yerine en bebek sesiyle şımararak  “Aşkım ne kadar çok şey biliyorsun, hayranım sana!” diyecek, ama bu arada erkeğe her istediğini de yaptıracak ‘küçük kadınlar’ı tercih ediyor erkekler.
40’lı yaşlardaki bir kadın, birlikte olduğu erkeğe sürekli hayranlığını dile getirmez belki ama onunla fikirlerini ve tecrübelerini paylaşır, eşit ve özgür bir ilişki talep eder ve yatakta orgazm taklidi yapmasına gerek kalmayacak kadar doyumlu bir cinsellik yaşar… Zaten orgazm taklidi yapacağı bir erkekle de beraber olmaz. Evet, kadınlar cephesinden durum budur!

BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Ağustos 2007

Tamer Karadağlı

"Beni kahramansı rollerde görmek istiyorlar"


İtiraf edelim, biz çok farklı bir Tamer Karadağlı bekliyorduk karşımızda. Biraz asabi, azıcık gergin, fazlaca ukala, tek kaşı havada bir Tamer Karadağlı… Ama karşımızdaki adam röportaja geç kaldığı için biraz mahcup ama neşeli, oldukça nazik ve olabildiğince açık sözlüydü. Seveni kadar sevmeyeni de bol bir adam olan Tamer Karadağlı,  yaşam yolculuğunda payına düşenleri anlattı…

Ankara’dan Amerika’ya
“Ankara’da doğdum. Annem ve babamla birlikte Amerika’ya gittiğimizde çok küçüktüm. Sonra 1975 yılında tekrar Türkiye’ye döndük, sekiz yaşındaydım. TED Ankara Koleji’ne başladım ama uyum zorluğu çekiyordum. Çünkü Amerika’da boyalarla, oyunlarla okula giderken; birden Türkiye’deki sıkı eğitim, kısa saçlar, formalar falan zor geldi. Uzun sarı saçlarım vardı, onlar kesildi, çok şaşırmıştım. Lisede tekrar ‘Ben Amerika’ya gideceğim’ diye tutturdum ve gittim de. Ama bu defa da Türkiye’yi özledim.”
Karadağlı’nın sahneyle ilk tanışması kolej yıllarına dayanıyor. Kolejin tiyatro bölümüne girmiş ama “Tiyatroyu çok sevdiğimden değil, derslerden kaytarmak” için diye itiraf ediyor. Giriş sebebi bu olsa da sonra bir bakmış ki gerçekten tiyatrodan hoşlanmaya başlamış. Asıl onun gönlünde yatan aslan sinemaymış ama. “Annem sinemayı çok severdi ve biz birlikte çok sık sinemaya giderdik. Okulu sadece sinemaya gitmek için asardım o zamanlar.”
O yıllarda onu çok etkileyen bir film var mıydı diye soruyoruz ve mutlu sonla biten bir hikayeyle yanıtlıyor sorumuzu: “Ortaokuldayken ‘Konvoy’ diye bir filme gitmiştim. Kris Kristofferson oynuyordu. O filmi seyrettikten sonra tır şoförü olmaya karar verdim. Sonra her gittiğim filmde yok ‘ben polis olayım’, yok ‘pilot olayım’ derken sonunda baktım ki hepsi olamayacağım, ‘en iyisi ben oyuncu olayım’ dedim. Oyuncu olursam hepsini oynarım çünkü.‘Konvoy’ filmini seyrettiğim gün, ‘ben Kris Kristofferson ile mutlaka bir gün tanışacağım’ dedim ve on yedi yaşında Amerika ya gittiğimde onunla tanıştım, hatta arkadaş oldum. O filmde boynuna taktığı kolye şimdi bende.”

Çok iyi bir babayım
Tamer Karadağlı işte o günden sonra, yani hayran olduğu oyuncuyla tanışıp onun kolyesini boynunda taşımaya başladıktan sonra insanın isteyip de yapamayacağı hiç bir şey olmadığına inanmış. Oyuncu olmaya karar vermiş ve oyuncunun olmanın yolunun da konservatuvardan geçtiğini anlamış. Ve Bilkent Üniversitesi tiyatro bölümünü burslu olarak kazanmış. Bir yandan okula giderken öbür yandan Amerikan Kültür Derneği’nde İngilizce hocalığı yapıyormuş. İngilizce demişken Tamer Karadağlı’nın sekiz ayrı aksanla İngilizce konuşuyor olması bir şehir efsanesi değil gerçekmiş, onu da öğreniyoruz. “Evet, doğru çünkü daha Türkçeyi doğru dürüst öğrenmeden İngilizceyi öğrendim ben. Sonra da aksanları çözmeye başladım. Önceleri bu kadar değişik aksanla İngilizce konuşmanın bana ne yararı olacak ki diye düşünüyordum ama ne olacağı hiç belli olmuyor hayatta. Günün birinde Amerika’da bir film çektim ve bu filmde bir Teksaslıyı oynadım. Ve tabii ki Teksas aksanıyla İngilizce konuştum.”
Konservatuvar birinci sınıfa giderken seslendirme yapmaya da başlamış ünlü sanatçı. İşte eşi Arzu Balkan’la tanışmaları da o döneme denk geliyor. “Ben seslendirmeye başladığımda Arzu neredeyse on beş yıldır seslendirme yapıyordu ve çok tecrübeliydi. Ben biri iki kere takılıp dilim sürçtüğünde oflayıp pufluyordu. ‘İki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyorlar’ deyince acayip sinirlenmiştim. Ben bir iki cümle söylüyordum sadece ama o başrolü seslendiriyordu. Bizim böyle başladı tanışıklığımız. Sonra ahbap olduk, sonra arkadaş, sonra da dost. Biz bütün o evreleri geçirdik yani.” Ve bu dostluk evliliğe kadar uzanıyor işte. Nasıl bir sevgiliydiniz, şimdi nasıl bir eşsiniz sorusunu, ‘Bilmiyorum bunu Arzu’ya sormak lazım’ diye geçiştirse de, ‘Nasıl bir babasınız?’ sorusuna coşkuyla yanıt veriyor hemen: “Çok iyi bir baba olduğuma inanıyorum. Bunca yıldır baba rolleri oynuyorum ama insanın çocuğu olunca duyguları gerçekten değişiyor. Eğer ben, Çocuklar Duymasın’ı, Yağmur Zamanı’nı baba olduktan sonra oynasaydım daha farklı yorumlardım. O zaman 35 değil 55 rayting bile alabilirdim.” Kızı Zeyno uyurken yanına gidip nefes alıp almadığını kontrol eden bir baba olmuş Karadağlı. “Bana söylemişlerdi öyle yapılıyor diye ama ‘yok canım daha neler’ demiştim. Doğruymuş meğer. Canınızın çünkü o, canınızın canı.”

Çamur at, izi kalsın
Okuldan mezun olur olmaz TRT’de yayınlanan ‘Ferhunde Hanımlar’ dizisinde oynamaya başlamış. Türk halkı Tamer Karadağlı’yı tam 1200 bölüm süren bu diziyle tanıdı ve sevdi aslında. ‘Ferhunde Hanımlar’dizisi bittikten 15 gün sonra da İstanbul’a gelmiş ünlü sanatçı. Sonrasını hepimiz biliyoruz… Şaşıfelek Çıkmazı, Çocuklar Duymasın, Yağmur Zamanı…
Gelelim Karadağlı’nın yurt dışı maceralarına ve sinemaya. Öyle ya bir dönem ortalıktan kayboldu, Amerika’ya gitti. O gitti ama söylentiler bitmedi. Pek çok şey yazıldı, çizildi ama biz işin aslını ondan dinleyelim en iyisi: “Üç tane film çektim. İlki ‘Bir Tutam Baharat’. Başak Köklükaya ile birlikte oynadık. Ne yazık ki, dağıtımcı firma ile ilgili bir sorun nedeniyle Türkiye’de gösterilmedi ama on milyonluk Yunanistan’da dört buçuk milyon kişi izledi. Çok keyifle çalıştığım bir projeydi o.
Ardından ‘Beyza’nın Kadınları’nda oynadım.” Arkasından da ‘Living and Dying’ adlı bir aksiyon-polisiye filminde Ducca isimli bir Amerikalı karakteri canlandırmış. Bu filmde Karadağlı’ya Michael Madson, Edward Furlong, Arnold Vosloo gibi yabancı oyuncular eşlik etmiş.
 “Ben yurtdışında yaptığım şeyleri anlatırken korkuyorum aslında” diyor sözün burasında. “Hiçbir başarı cezasız kalmaz diye bir laf vardır. Yarın birisi çıksa Türkiye’den ve Oscar alsa biz Oscar’ın da değerini küçültürüz. ‘Oscar’ı da herkese veriyorlar’ deriz. Bu korkutucu bir şey! Başarıyı takdir etmiyoruz, ama başarısızlıktan çok büyük keyif alıyoruz. Her yaptığınız çok başarılı olmayabilir ama siz yolunuza devam edersiniz, o yüzden kutup yıldızı gibi olmalısınız. Kendi iç sesinize kulak verip o yolda ilerlemelisiniz. İnsan bu yolculuk içinde çok şey yaşayacaktır. Bana Amerika da film çekmek o kadar kolay mı dediler. Daha film çekilmeden iyi bir film değil, üçüncü sınıf film dediler. Ben bu kadarını yaptım ne olur sen daha iyisini yap bana örnek ol. Gündeme gelmenin iki yolu vardır: Ya başarınızla gündeme gelirsiniz ya da başarılı olan birine çamur atarak. İşte Türkiye’de ikincisi işliyor ne yazık ki. Şöhreti, parayı, sevgiyi bu ülkede kazandım ben ve bu ülke için yapacağım daha çok şey var. Bana laf eden birileri oldu diye, ilk virajda arabadan atlayamam."

Polis, asker, komutan…
Tamer Karadağlı genellikle sert rollerde çıkıyor karşımıza. Biraz maço, sert, duygularını pek belli etmeyen, güçlü erkekleri oynuyor. Onu çok daha farklı rollerde göremeyecek miyiz acaba? Meğer o bu konuda ciddi araştırmalar yaptırıyormuş. “Aslında oynadığım karakterlerin hepsi birbirinden farklı karakterler. Bir de kendi tercihiniz dışında insanların sizi koyduğu yer de önemli. Ben kendimle ilgili bir araştırma yaptırdım bu konuda, yani ‘ben nasıl algılanıyorum acaba’ diye. Başarılı olmam için bir yol haritası çizmem gerekiyordu ve hep düşünerek hareket ettim bugüne kadar. İnsanlar beni daha kahramansı rollerde görmek istiyorlar, polisiye bir dizide mesela. Ama kötü adamı değil polisi, askeri oynamamı istiyorlar. Şöyle bir soru soruldu o araştırmada: Tamer Karadağlı oyuncu olmasaydı ne olurdu? Komutan olurdu, asker olurdu, lider olurdu gibi cevaplar geldi. Böyle bir konumlandırma yapmışlar kafalarında. Sonuçta bu sizin ekrandaki görüntünüzün etkisidir, demek ki hakim rollerde görmek istiyorlar beni, zayıf rollerde görmek istemiyorlar. Ama tabii sadece buna göre hareket etmek istemiyorum, yarın öyle bir rol gelir ki, beni heyecanlandırır.” Bu ankette başka komik sorular da var. Örneğin Tamer Karadağlı araba olsa ne olurdu? Yanıtlar şöyle: Tır, kamyon, tank…


BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Mart 2007


RÖPORTAJ NOTU: Tamer Karadağlı'yla bu röportajı yaptığım günü unutmam mümkün değil... Çünkü doğum günümdü ve ben pek de sempati duymadığım hatta sinir olduğum biriyle röportaj yapacaktım! Bunun nasıl bir ceza olduğunu düşünürken, röportaj saatinin bir hayli geçtiğini fark ettim. Karadağlı ortada yoktu, telefon ettim hemen. Röportajı unuttuğunu söyledi. Ben, "Tamam o zaman iptal edelim" deyince de "Hayır lütfen iptal etmeyin, hemen çıkıyorum evden, yarım saat sonra oradayım" diyerek defalarca özür diledi. Kaderime çaresizce lanetler okuyarak beklemeye devam ettim... Yarım saat sonra kapıdan içeriye inanılmaz bir neşeyle girdi, tekrar tekrar özür diledi... Ve doğum günüm olduğunu öğrenince çaktırmadan nasıl yaptıysa, masaya küçük bir tek mumlu pasta getirterek beni şaşırtmayı başardı... Nereden bakarsanız enteresan bir doğum günü olmuştu benim için... ;)) 

Çağla Kubat

"Rüzgarı, denizi ve hızı seviyorum..."


Çağla Kubat deyince ilk ne geliyor aklınıza? Onu, “Hani şu sörfçü kız” diye bilenlerden misiniz, “Manken ama diğer mankenlere hiç benzemiyor, çok farklı bir çizgisi var” diyenlerden mi? Yoksa ilk kez “Sağır Oda” adlı dizide, Duruşah Kırımlı olarak mı görüp beğendiniz onu. Belki sporcu oluşundandır, belki hep kaliteli işlerde yer almasından; Çağla Kubat deyince kimsenin aklına olumsuz bir cümle, kötü bir fotoğraf gelmemesi…

Hep babasını özlemiş
1979 Ankara doğumlu Çağla Kubat. Ama Ankaralı değil, İstanbullu. Ankara’daki anneanne ziyarete gidildiğinde beklenen tarihten iki ay önce yani yedi aylık dünyaya geliverdiği için doğum yerinde Ankara yazıyor. İTÜ mezunu profesör bir anneyle, inşaat mühendisi bir babanın tek çocuğu… Babası çoğunlukla yurt dışında çalıştığı için çocukluğu hep babasını özleyerek geçmiş. Annesinin tercihiyle İtalyan Lisesi’nde okumuş Çağla Kubat. Ama bundan öylesine memnun ki! Bakın niye:
“İtalyan sistemi biraz daha rahat, Alman ya da Fransız eğitim sistemine göre. Biz doğru düzgün forma giymezdik mesela, öyle çok katı kurallar yoktu. Sanat dersleri yoğunluktaydı. Derslerde saatlerce konuşur tartışırdık. İtalyan Edebiyatı dersinde, bir taraftan kahve dağıtılır ve İtalyan Edebiyatı anlatılırdı. Hem disiplini sağlayıp hem de dersleri sıkıcılıktan uzaklaştırıp güzel bir hale sokmaları önemliydi tabii.” İşte böyle anlatıyor güzel geçen lise yıllarını… Bu kadar keyifli bir öğrencilik yaşadığı için belki de, okulu birincilikle bitirmiş Çağla Kubat.

Spora ilgi aileden
Sıra üniversiteye yani meslek seçimine gelince, matematik, fizik gibi dersleri çok sevdiği için tercihi mühendislikten yana olmuş. İTÜ mühendislik fakültesinde okurken bir yandan da spor yapmaya devam ediyormuş. Ama sporun hayatına girmesi ta ilkokul günlerine dayanıyor: “İlk olarak yüzmeyle başladım. Enka’nın yüzücüsüydüm hatta milli takıma almak istemişlerdi o dönem. Ailem spora çok yatkın bir aileydi. Annemle her Pazar gider tenis oynar, yüzerdik. Babamın evde olduğu dönemlerde her Pazar basket oynardık birlikte. Ortaokulda ve lise birde Galatasaray’ın yıldız basket takımındaydım. Babam eski sutopçu zaten, ODTÜ takımındaymış. Bizim ailece eğlence anlayışımız spor yapmaktı yani.”
Sörfe başlaması ise 15-16 yaşlarına denk geliyor. Bir gün bir İspanya seyahati sırasında arkadaş oldukları insanlar Türkiye’de Alaçatı’da sörf yaptıklarından bahsedince, böyle şeylere çok meraklı olan annesi hemen işin peşine düşmüş. Kızını da yanına katarak tabii…

Kaderini değiştiren kavuncu
“Bizim Çeşme’de yazlığımız vardı, yazları gidiyorduk ama Alaçatı bir köydü o zamanlar. Meğer Alman bir adam orayı keşfetmiş ve sörf okulu açmış. Ama hep yabancılar geliyor. Biz de gittik Alaçatı’ya aradık aradık ama öyle bir yerden kimsenin haberi yok. Son olarak bir kavuncu vardı ona sorayım bari dedim. ‘Abla ben sörf mörf bilmem ama kelebek melebek rengarenk bir şeyler var şurada’ diyerek tarif etti bize yolu. O kavuncu benim kaderimi değiştirdi yani.” Ve böylece ilk kez orada başlamış sörf yapmaya Çağla Kubat. Bir daha da vazgeçmemiş zaten.
1999 yılında İstanbul Yelken Kulübü’ne girmiş lisanslı sporcu olarak. Ardından da Fenerbahçe Kulubü’ne. Biraz anlatmasını istiyoruz, denizin üstünde rüzgarla ve dalgalarla yarışmanın nasıl bir duygu olduğunu. Gözleri parlayarak anlatıyor bize hayattaki en büyük tutkusunu: “Denizin içinde olmak çok hoşuma gidiyor bir kere, denizi çok seviyorum, hızı çok seviyorum… Doğanın bu ikilisi çok önemli: Rüzgar ve deniz… Çok değişkendir ikisi de, sizi korkutabilir. Asla güvenemezsiniz, her an her şey olabilir. Hep bir korku var, o korku da orada beni canlı tutuyor. Doğaya karşı gelemezsiniz ama onunla savaşıyorsunuz en azından.”

Köpek balıklarıyla…
Biz onunla röportaj yaptığımız günlerde henüz gelmişti Fransa’daki yarıştan. Sonuç onu pek memnun etmemiş ne yazık ki! “Kötü geçti” diyor açık açık. “Hep bir yükselişteydim, en son dünya dördüncülüğü almıştım Türkiye’deki yarışta ve beşinci sıraya oturmuştum. Ama bu yarışta onuncu oldum. Biraz da konsantrasyonum bölünmesinden kaynaklanıyor. Çünkü eylül ayında yeni diziye başladım. Normalde eğer yurt dışındaki bir yarışa gidecekseniz önceden gidip oranın denizini, rüzgarını tanımak, hangi malzemeyle çıkacağınızı önceden tespit etmek gerekir. Benim çekimim sabah altıda bitti, uçağa bindim gittim ve hiç uyumadan yarışa girdim.” Bunca yıldır rüzgar sörfü yapıyor, peki hiç büyük bir tehlike atlatmış mı acaba diye merak ediyor insan. “Çok sürüklendim, balıkçı tekneleri getirdi. İstanbul’da garip bir akıntı oluyor bazen, karaya dönemiyorsunuz. Bu yıl kafama board geldi, dikiş atıldı. Zaman zaman böyle şeyler oluyor ama ciddi bir tehlike yaşamadım. Yalnız, İspanya’daki yarışta biraz korktum. Çünkü yarış Kanarya Adaları’ndaki okyanustaydı ve okyanusta çok köpek balığı olduğunu söylediler. İlk başta koktum biraz ama sonra geçti korkum.”

Güzellik yarışması
Şimdi spordan biraz uzaklaşıp daha renkli bir dünyaya gelelim. Mankenliğe, televizyona ve oyunculuğa nasıl adım attığını anlatmasını isteyelim biraz da. Ama önce onu bu renkli dünyaya kazandıran güzellik yarışmasından başlayalım… “Makine mühendisliğinde okurken Neşe Erberk ajansa yazıldım. Amacım artık kendi paramı kazanmaktı. Neşe Erberk güzellik yarışmasına katılmam konusunda çok ısrar etti ama bizim ailede öncelikli olan şey eğitimdir. Bizim için önce eğitim, sonra ne yaparsan yap! Annem de çok istemiş zamanında güzellik yarışmasına katılmayı ama ona kesinlikle izin vermemişler.”
Bu arada annesine çok benzediğini öğreniyoruz, güzelliğini anneden almış yani. Ve ailenin “önce eğitim” kuralı gereği, okulunu bitirir bitirmez güzellik yarışmasında almış soluğu. “Aslında bana çok zor geliyordu. Çünkü ben sporun içinde olduğum ve daha erkeksi yetiştiğim için, öyle kadınsı tavırlarla, topuklu ayakkabılarla, mayoyla jürinin önünde yürümek falan bana çok zor geliyordu.” Azra Akın’ın birinci olduğu yarışmada; Hıncal Uluç, Fatih Terim, Faruk Bayhan gibi isimlerin de yer aldığı jüri, Çağla Kubat’ı Türkiye ikinci güzeli seçmiş o yıl.

Magazin bana göre değil
Porto Riko’da yapılan Kainat Güzellik Yarışması’nda Türkiye’yi temsil etmiş Çağla Kubat. Orada bir derece alamasa da, Türkiye’ye döndüğünde bambaşka bir sürpriz bekliyormuş onu: Televizyonun büyülü dünyası… Önce Star Tv’de bir magazin programı sunmaya başlamış. Ama pek de mutlu olmamış sonuçtan. “Magazin programına o kadar ciddi kaçtım ki, çünkü çok uzağım o dünyaya. Magazin programı da çok başarılı sunulabilir tabii, mesela Gül Gölge bunu kanıtladı. Ama benimki yetersizdi. Çok da uzun sürmedi zaten” diyor bütün alçakgönüllülüğüyle.
Ardından Cine-5’te yayınlanan “Başka Yerde Yok” adlı programı önce Mehmet Barlas’la sonra da Mesut Yar’la birlikte sunmuş. Her ikisinden de çok şeyler öğrendiğini itiraf ediyor. “Mehmet Barlas’tan gazetecilik anlamında, Mesut Yar’dan da televizyonculuk anlamında çok şey öğrendim.” Sonra da sırasıyla Kanal D’de sabah haberleri, NTV’de bir spor-sağlık programı ve yine NTV’de spor haberlerini sunarak devam etmiş televizyon macerası…

Oyunculuğa ilk adım
Bu arada en büyük tutkusu olan rüzgar sörfü yapmak için yanıp tutuşuyormuş Çağla Kubat. Ama sponsor bulmak konusunda sıkıntı çekince, bir de üstüne maddi olarak zorlanmaya başlayınca gelen dizi tekliflerini değerlendirmeye karar vermiş. Böylece onu bu kez oyuncu olarak, “Sağır Oda” adlı dizide Duruşah Kırımlı olarak izledik…
“İlk başlarda çok baskı hissettim. Çünkü bir sürü tiyatrocu var ekipte, oyunculuk üzerine eğitim almışlar. Bu kadar eğitim aldıktan sonra biri gelip benimle aynı işi yapmaya kalksa ben bozulurdum herhalde. Kendimi onların yerine koyup acaba ne düşünüyorlar, ‘Bu kız ne yapıyor, karşımıza koydular bunu’  diye mi düşünüyorlar acaba diye merak ediyordum. Ama sonra fark ettim, herkes o kadar kendisiyle ilgili ki!” Oyuncu koçu olarak da İpek Çalışkur ile çalışmış, hala onunla çalışmaya devam ediyor yeni dizisi “Kuzey Rüzgarı”nda…

Hayallerinde hep sörf var
Bir erkek arkadaşı var ve çok mutlu. Ama kendi dünyasında yaşamayı seviyor aşkını, ilişkisini… Çünkü magazin malzemesi olmak onun tercihi değil. Bu yüzden uzak duruyor her daim kameraların önünde bekleştiği popüler mekanlardan. Onun farklı bir dünyası var. Eğlence anlayışı biraz macera, biraz adrenalin… Spor onun için bir yaşam biçimi. Gelecek hayallerinde en çok sörfe yer var: “İlerisi için bir kere dünya şampiyonu olmak gibi bir hayalim var. İlk üçün içinde mutlaka olacağım. Ancak ondan sonra sörfü bırakırım. Bu yıl bütün yarışları takip edeceğim yine, sponsor arıyorum. Bir de sörf okulu açmak istiyorum. Yarışçı yetiştiren bir okul yok Türkiye’de. Sörfte yarışçı yetiştirmek istiyorum. Ayrıca ekstrem sporları tanıtan bir program yapmak istiyorum, sporu daha çok sevdirmek için.” 


BİRGÜL KOPUZ - Seninle Dergisi / Kasım 2007

RÖPORTAJ NOTU: Röportaj için fotoğraf çekilirken, üstünde farklı bir kıyafet görünsün diye, bir ara benim kot ceketimi giydi Çağla Kubat. Çekimler bitti, vedalaştık ama bir de baktım kot ceketimle birlikte gidiyor... Bir şey diyemedim o anda ama içim gitti... En sevdiğim kot ceketimdi çünkü... "Gitti güzelim ceket" diye dövünürken 5 dakika sonra geri geldi Çağla, arabaya bindikten sonra fark etmiş, geri dönmüş... Utanmış da biraz bu unutkanlığı için... "Önemli değil, kalsaydı" diye yalandan gevelerken, ceketime tekrar kavuşmanın mutluluğu paha biçilmezdi doğrusu...;))