“Yalnızca suya inanarak yavaş yavaş büyüyen” bir kız
çocuğunun hikayesi… Korkudan altına işeten baba şiddetinden kaçarken, şefkatle
yaralarını okşayan dede sevgisine sığınan ve o dedenin kırılan dallarının
peşinden giderek gerçeğe ulaşan bir kız çocuğunun… Yeni bir kitap
değil ‘Korku Benim Sahibim’, 2007’de yayınlanmış. Yazarı Filiz Özdem.
Sahaflarda bulursanız alın mutlaka, okuyun!

Yasaklar, günahlar...
Bu topraklarda, babasından şiddet değil sevgi görenlere bile
yabancı değildir bu durum… Çünkü kendisi olmasa bile mutlaka bir arkadaşı, tanıdığı,
komşusu vardır baba, koca şiddetine maruz kalan. Gözündeki morluğu eşarbıyla
örtmeye çalışan ya da “bizimki yine okşadı biraz” diyerek çaresizce olayı
dalgaya vuran komşu teyzeler ile doludur memleket… Annesi “baban geliyor” diye
seslenince panik ve korkuyla eve fırlayan, abisinden de babası kadar korkan,
koca ve dayak sözcüklerini eş anlamlı sayarak “ben asla evlenmeyeceğim” diyen
kız çocukları ile doludur…
“Orospu mu olacaksın?”; sıradanlığı
reddeden, sorgulayan, isyan eden, dayatmalara karşı çıkan, kendi kararlarını
vermek ve kendi yolunu çizmek isteyen her kız çocuğunun tehdit içeren uzmanlık
sorusu değil midir zaten? Yasaklarla çevrili bir dünyada düşe kalka yolumuzu
bulmaya, kendimiz olmaya çalışırken, hep bir adım arkamızda değil midir korku?
Kimi zaman gölgemiz kimi zaman sahibimiz olarak…
Baba şiddeti ile büyüyen bir kız çocuğu, anne tarafı ile
ilgili bir gerçeği öğrenir bir gün. Kurcalar, gerçeğe ulaşmak için. Kendine
ulaşmak için…“Ben baba tarafımı biliyorum, çocukluğumdan beri anlatılanları
biliyorum. Ama ana tarafımın bir dalı kırık, o kırık dalı bilmek istiyorum”
diyor. Ama yine şiddetle susturulmaya çalışılıyor. “Bileceksin de ne olacak!
Kol kırılır yen içinde kalır. Dal kırılır yenisi çıkar. Bu kadar da eşelenmez
ki! Biz Türküz! Biz Müslümanız! Hak yolundayız! Hak!” Susar. Susar ve düşünür.
Ama geride başkaları da vardır çünkü. Kırık dallar vardır. Mezarları bile
olmayanlar, adları bile bilinmeyenler…
Perdedeki gözyaşları
Vazgeçmez sorular sormaktan, aramaktan… Korktuğu erkeklere
benzemeyen, sevgiyle andığı dedesinin gerçeğine ulaşmaktan vazgeçmez… Kocası
Rum olduğu için Bayır Sokak’taki Aya Lefter Rum Mezarlığı’nda yatan, hiç
tanımadığı bir Ermeni kadına, yalnızca dedesinin hayatına değdiği için çiçekler
götürür. Gül Ninesinin hikayesini öğrenir sonra. Dedesinin annesi. Acısını
ördüğü tığ işi perdeye işleyen kadın. Bir kadın, iki çocuk, el ele tutuşmuşlar.
Boyunlarında haçlar var. Bir de bolca gözyaşı… “Gül Ninem ile dedem 1915’ten
sonra birbirlerinden hiç ayrılmadan tam 58 yıl birlikte geçirdiler. Anılarını
ömürleri boyunca bir sır gibi sakladılar. O zamanlara tanık olanlar, onların
başından ne geçtiğini bildi. Onlara ‘dönme’ dediler, kimileri de ‘kılıç
artığı’… Yaşadıkları şehirde kuyum ustası dedemin lakabı ‘Gavur Hacı’ idi.
Çocuklar korunaklı aile ortamında hiçbir şeyden haberleri olmaksızın büyüyordu.
Oysa gerek damat oldukları, gerek gelin gittikleri aileler onların Ermeni
olduğunu biliyor hatta kimi zaman doğrudan söylenmese de dünürler bu gerekçe
ile geri çevriliyordu.” Üstelik ‘dönmek’, her koşulda zor bir durumdur. Yeni
aidiyet onu tam olarak içine almaz; günü gelir iğneler, hatırlatır öteki
olduğunu, makbul olmadığını… Yani ne İsa’ya yaranılır ne Musa’ya…
Dedesinin ve Gül Ninesinin gerçek isimlerini, gerçek
kimliklerini öğrenince kendini bulur sanki. Taşlar yerine oturur. Kırık
dallar içini acıtmaz eskisi kadar. Gönül borcu ödenir… Dedenin şefkatli
elleri, yumuşacık bakışları hürmetine… Gül Nine’nin ördüğü perdelere akıttığı
gözyaşları hürmetine… Acısını, kayıplarını içine gömen, yerinden yurdundan
sürülen ama yine de insanlıktan ümidini kesmeyen tüm güzel insanların
hürmetine…“El büyüklüğünde iki altın haç. İncecik. Birinde Majak Mardinyan
yazıyor. Diğerinde Gülünya Mardinyan. Doğum tarihi yok, ölüm tarihi de.
Öncesiz, sonrasız.”
Bir düşünün isterseniz… Ne kadar tanıyorsunuz dedenizi,
ninenizi… Ne kadar biliyorsunuz gerçek hikayelerini… Belki kırık bir dal vardır
sizin ağacınızda da! Belki sizin bulup yerden kaldırmanızı bekliyordur kim
bilir!